5 Haziran 2023 Pazartesi

Sinu'ya*

Sevgili sevgili(m) Sinu,

Öncelikle kafası dağınık ve dağılmaya meyilli bir adam olduğumdan epeyce bahsettiğimi hatırlatmak isterim. Bu yüzdendir ki dertlerimden bahis açmaya dikkatimi ne derece topladığından söz ederek başlamak istiyorum. Yüz yüze gelmemizden önceki ruh halime dair ipucu vermek için en alta bir şarkı bırakacağım. Öyledir ki mütemadiyen hüznü içinde taşımama rağmen karamsar biri değilimdir, fakat bu o zaman mevcut bulunan hissizliğime asla su katamaz. Bütün bu anesteziye rağmen beni heyecanlandırdığın için ayrıca müteşekkirim. Evet heyecanlandım, kafamda bir şeyler tasarladım. Hatta çokça ölçüp biçtim de alışık olduğum üzere. Belki halimden de anlaşılır bir durumdur ki kılı kırk üzeri kırk yararım. Bunlardan bir tanesi de seni gördüğüm an sana iltifat etmekti. Hoş konu şahsi hayatıma dönünce içimde bir gölge belirdiğinden olsa gerek kafamdaki tilkileri konuşturamam, bu tarz kurnazlıkları beceremem yani. Velhasıl beceremedim ve seni görünce kafamdaki dizeleri unuttum. Halbuki o gün geç kalmamak için iki nokta yedi kilometre koşarak gelmiştim. Net hatırlıyorum çünkü emin olmamakla birlikte hesapladığımı tahayyül ediyorum. Ehemmiyetle üzerine titrediğim meselelerde mutlaka rota oluşturur ve buna sadık kalırım.

Dürüstlük ve somutluk kendimi yetiştirdiğim üzere benim için çekirdek kavramlardır. İnsanız, hata yaparız. Her iki değer yargım için de kefil olamam ama her birinin çapından çıkmamak için kendime hesap vermeye ömür boyu devam edeceğim konusunda kefil olabilirim. Öyle ki biraz da somut olsun diye 2016'dan beri açıp bakmadığım bir yerde içimde çöreklendiğin şark köşesini vitrine koyuyorum. Buradayız ki bu burada kalsın. Buradasın ki biz bir gün birbirimizi silme geçer de dönmezsek bu burada toz tutsun ve ansızın karşıma çıksın. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde. Konuşmayı çok sevsem de çabuk karıştığımdan, kendimi ifade edemediğim olur. Yine de yüzünü görebilmek adına yüz yüze pata küte, derme çatma da olsa derdimi kendi sesimle anlatmak isterdim. Belki o da olabilir, henüz bunu sorgulamıyorum. Biraz da söz uçar, yazı kalır dendiğinden ilk karşılaşmamız bir kompozisyon olsun istiyorum. Belki sadece "giriş" ama, dedik ya şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde. Aklımdaki yerin girişimizin somutluğunda yaşasın istiyorum.

Uzun süredir heyecanlanmayan bir adam olarak bir günlüğüne tam on üç kez saate bakmak ve birlikte geçirdiğimiz zamana ait Newton'un Beşiği'nde kulaklarıma vuran iki ayrı tedirginlik kütlesi tarafından tahrip edilmek keyif vericiydi. İnsan bazen öyle şeyleri unutuyor ki zihninin neler yapabileceğini bile hatırlamıyor. Karşındaki halim öyleydi, yaşımın verdiği tecrübeyle belli etmediğimi umarak asla soğukkanlı olamadığımı söylemek isterim. Gel gelelim seninle göz teması kurmak beni odaklamayı nasıl başarabiliyorsa burnumun ucu yansa farkına varmazdım. O yüzden ayıldığım vakit bu dinginliğin tiryakisi olma konusunda sorgularken buldum kendimi. Hoş, deli sevilir - densiz sevilmez. O yüzden ayaklarımın her zaman için yere basmasına da pek inanmam. Sana bakarken gözlerimi kırptığımı hatırlamıyorum.

Bugün bir şarkıdaki dalıp gitmeler gibi akşam güneşinde seni anıyor oluşum sende inat edeceğime ne kadar delilse, içimdeki özgürlüğüne de o kadar mükelleftir. Nitekim Sinu, Yorubaca'da "İç" demektir. Yoruba Nijerya'nın en büyük kabilelerinden biridir, fakat tabii ki konumuz asla bu değil. 

İnsan kendi içini tutuklayabilir mi? Üstelik sen bir özgürlük manifestosu olarak gelmişken bu dünyaya.

Severek uzatırım, ama uzatmayacağım. Bir süre bu sayfada yaşamak istiyorum müsaadenle.

Cevapsız sevgilerimle,

Tuğberk






8 Temmuz 2016 Cuma

09072014

Kafamın içi kar küresi gibi. Strafor ve benzinden her biri kendine özgü kar taneleri yaratmak, şu hayatın ne denli bir illüzyon olduğunu açıklamaya yetmiyor mu?
Sanki bir iç çekiş gibi gelip boğazıma çöreklenmişti. Yutması zor ama yine de lezzetli... Sanki bir aydınlanma gibi, olabildiğince sade ve ıstırap derecesinde güzel. İlham verici...
Günleri kısaltıp, geceyi diriltir gibi, kendine has bir alemde Nazım'dan feyiz alan toprağın çocukluğunda, doğanın avuçlarında göz açıp kapayıncaya kadar yükselen bir merak sanki o.
Yegane narinliği, kendi halinde sakinliği, Leydi Mikro Kozmos ta kendisi...

09072014.

(Özgür kalmak için unutmak zorunda değilsin.)


21 Haziran 2016 Salı

Hafif

Sanırım hastalandım. Zaman beni cehenneme bile yakıştıramamış olmalı ki işlediğim günahların karşılığında beni böylesi bir limboya atarak cezalandırıyor. Lanetlenmiş olmalıyım, başka bir açıklama bulamıyorum. Kendime izah edemiyorum, aklım almıyor. Neyse ki içinde bulunduğum limbo bir kum saatinden ibaret, sürekli aynı zaman algısının içerisinden dönüp duruyorum. Böyle bakınca o kadar da kötü durmuyor. Alt tarafı aynı anılardan oluşan bir döngüyü yaşayıp duruyorum.
(Kötüymüş.)

Uykum var. Yatıyorum. Aleni uzanıyorum, gece gece, utanmadan. Derken yazılacak bir şey, bestelenecek bir melodi kafamın üzerine konuyor. Havalar malumunuz, kafamdaki bir süre sonra sıcaktan olsa gerek rahatsız etmeye başlıyor. Aşırı rahatsız etmeye... Bir ağaçkakan gibi durmadan, usanmadan şakaklarıma aynı zikri işliyor. Dayanamıyorum, kalkıyorum. Sonra ne olsa hoşunuza gider? Kaçıyor! Mutfak ışığını işiten bir hamam böceği gibi kaçıyor çıktığı gediğe ve elimden hiçbir şey gelmiyor. Böylece beni uyandırdığı boşlukta bana ayrılan döngünün başına dönüyorum, günüm başlamış oluyor.

Önceleri aklıma giren kesikler parça parça başlardı. Gün içerisinde duyduğum bir tını ya da işittiğim belli belirsiz tatlı bir koku, onun sesi yada kokusu olabilirdi. O zamanlar yalnızca arkasında dönerek bana doğru baktığını veya ağlayarak başını göğsüme bastırdığını hissederdim. Sadece üç saniyelik boşluklar yaratırdı hayatımda ve ömrümün kalan kısmına hiçbir şey olmamış gibi devam ederdim. 

Edebilirdim. 

Edebiliyordum. 

Edemiyorum. 

Durumun birazcık ağırlaşmaya başladığını üç saniyelik zaman aralıklarında on dakikalık çocukluk anıları yaşamaya başlayınca fark ettim. Gün içindeyim. O zamanlar limboda değil bildiğimiz gün içindeyim. Bir kot ceket ve kısa saç görüyorum, belki bir de omuzda bir çanta. Derken büyük bir pazar şemsiyesi altında annem elime vuruyor ve avucum ardına kadar açılıveriyor. Çenem ekşimiş bir şekilde önümdeki çuvala elimin yettiği kadar avuçladığım üç beş tane leblebi şekeri düşüyor. "Boş ver abla, bizden olsun." Tamam ama neden? Yani nereden çıktı şimdi? Ertesi günü odamda üzülerek geçiriyorum. O ara ne yapıyorum şu an gerçekten meçhul, ancak birkaç gün sonra kalkıp sinemaya gidiyorum. Öyle esiyor o saat. Filmin bilmem kaçıncı dakikası Morena Baccarin görünüyor kısa saçlarıyla, ben yerimden kalkıyorum. Salonun kapısı önünde bir çocuk demir kapıya tutunmuş, yüzü biraz mahzun. Ne olduğunu soruyorum, yok bir şey deyip kapıyı çarpıyor. Salondan içeri dalıp beşinci kattaki evimize doğru koşarak tırmanmaya başlıyorum. O ara kapının önündeki üç tekerlekli bisikletim bile umurumda değil. Kapıyı çalıyorum, canım annem beni o halde görünce kucağına alıyor. Ne olduğunu soruyor, "Anne..." diyorum "O kadar güzel gülerdi ki! Belki de dünyanın en güzel kadınıydı." Tamam. Buna da eyvallah ama neden? Yani ne sebeple? Neden annemin kucağından indiğim saniye kıytırık bir alışveriş merkezinin, evimizin salonundan hallice bir salonunun karşı çaprazında bir tuvalette, yüzüme su çarparken buluyorum kendimi ve babamın gömleği sırılsıklam fakat ben sırtımdaki terle göğsümdeki suyu ayırt edemiyorum? Demek ki o zamanlar şimdikinden belki biraz az olsa da çok seviyorum. Ama bir ata sporu olarak aşığım demiyorum. Seviyorum daha makul. Çünkü seni seviyorum derken elimi bırakıyor, semtine gidecek son otobüs bir zebani gibi üzerimize yaklaşıyor ve sol kolumu kalbimden mideme yırtarcasına bütünüyle alıp götürüyor. Yazacaklarımı yine unutup yutkunuyorum.

Sanırım hastalandım. Yeni anılar yaratamıyorum. Olmuyor. Konuşuyoruz. Sıkça onun hakkında, benim hakkımda ve başımızdan geçenler gıyabında ileri geri konuşuyoruz. İnanılmaz mutluluk verici. Paylaştığımız enerji, bana verdiği güç, tekrar tekrar yaşattığı anılar, konuşurken aklımıza gelen, o ara ilişkimizin korkuları yüzünden konuşamadıklarımızı yeniden çekip çevirmek aşırı tatmin edici bir his. Sadece iyi olsun istiyorum. Başka bir dilek aklıma gelse de fazla dillendirmeye içim vermiyor. Midemde ince bir kaşıntı başlayınca uyur numarası yapıyorum. Sancımı bastırmak için hayal kurmayı deniyorum, az biraz becerir gibi olsam da sudaki izlerden farksız oluyor. Sudaki yazılar gibi silinip gidiyorlar. O bana adım atmadan yeni anılar yaratamıyorum.

Sanırım bunu ben becerdim ve belki de hastalık kadar kötü bir şey değildir. Yataktan kalktığım anın idrakiyle belki de sevinmeye yetecek bütün koşulları sağlamışımdır. Kendim için zamanı durdurup, sabit bir döngüye atlamış olmalıyım. O gelene kadar kendime yeni bir anı yaratmıyorum.

Tasasız mutluluk bu olsa gerek.


*
Ne demiştim bir şiirimde?

"Salındığım kaldırımda canım sıkkınlıktan muaf."
Hay yaşa!

8 Mayıs 2016 Pazar

Dip Ses

Yaşamak bir mandal gibi hür, migren gibi kardeşçesine.

Şimdi bir uykudayım, haddinden fazla süren. Suyu bile boğazımdan geçiremiyorum. Bir sigara daha yakma ihtiyacı doğuyor dolu küllüğüme. Ah ulan, diyemiyorum. Mütemadiyen içim eziliyor. Geçen bir yıl hatıramda can çekişiyor. Özlüyorum pek çok şeyi elbette. Benim de böyle bir yeteneğim olamaz mı? Olabilir. Muhabbetler sıklıkla yalanla bitiyor, çünkü pek çok talepte bulunuyorum. Ama verilenleri vaatten saymadığım için günlük yaşamıyorum. Ayran bile küfleniyor, bana daha geçerli bir sebep bulabilir misiniz? Bulamazsınız. Oysa Tuğberk okula gidilecek, saçını kestir. Tuğberk askere gidilecek, saçını kestir. Tuğberk işe gidilecek, saçını kestir. Klasik bir migren değil. Hayıflanma yok, biraz olsun kırgınlık var. Ama ona da eyvallah, çünkü bugün anneler günü.

Bir aralar dinlemişim. Beni artık kimseler aramasın, aşkın n tabanında yattığım anlaşılmasın. Güzel demişler, söylemişim. Belki birden fazla kadına. Her birine ayrı bir sandalye çekmişim, ama ortada masa yok. Öyle mal gibi bir çember kurmuşuz, dertler ortak değil. Gözyaşları gizlenir demişim, idare edilir durum. İstesek de istemesek de beraberiz yavrum. Neden dediniz on yedi yaşımda? Üç adam bir şarkı yazdı, bir çocuk çıkaramadı. İnandım attım kıçımdan, yetmedi işkembeden ve bilumum safra kesesinden. Ve hatta ve hatta Karadeniz, cacık olur diyorum. Anlatamıyorum. Akıcı diyalogları bölen "anlatabiliyor muyum?" ve "yani..." bölücü öbek örgütlerinden nefret ediyorum. Ama bunu yalnızca ifadeyi kuvvetlendirebilmek adına yazıyorum. Yoksa ben aslında hiçbir boktan nefret edemiyorum. İyi niyetten değil, yorgun basiretsizlikten.

İç suyunu gül yavrusu, tepelerde bir çoban bir keçiye halleniyor. Ona eyvallah değil. Durmayan taksiler pek çok sıkıntılı monoloğu betimliyor. Zaten ben bu ara ne söylesem monologdan öte gidemiyor. İçimdeki perküsyon örümcek bağlamış, sinekler ağlıyor aksak ritmlerle saçmalıklarımın kopuk kablolarına. Yine de sinkaflı lacivertler giyiyorum beni her çağırdınızda. Devrik cümleler haddini aşıyor. Ucuz ucuz, perakende görüntüleri var diyorum, haberiniz var mı? Bu şarküteride de keçi peynirleri sarı mı? Sizlerden hoşlanmıyorum. Hem düzene kusursuz adapte olup, ağlayacaksın. Hem de serserin senin, deli dolu neydi günahın seni öpecekti sanıyordun ama o hiç görmedi hiç bakmadı. İşaretli yerden geçiniz, ışık yandığı anda seri bir hareketle seke seke ilerleyiniz. Yirmi saniyeniz var Kızılay'da bir yaya geçidi gibi. Güneşli bir Pazartesi'de öpüşmek vardı yanaktan, on sekize yeni basmışken, ama dengi dengine değildi. Sen ne yaptın? Paraya gittin abicim, paraya...

Evlerinin önü kış askeri, göz göz olmuş balkonunda bir ballad çalıyor. Ne duruyorsun be? At kendini Şerife? Çukurlara düşmeye özenmek vardır, rakı sarhoşluğunda gezmeler seni bana getirmez ki, getirmez ki, getirmez ki...

Mülayim... Allah belanı versin Mülayim. Babanın güneşi mi inek?! Göstersene gökyüzünde!

17 Mart 2016 Perşembe

2007 - 2010 - 2016

Gün içinde çoğu kez içimdeki yazma açlığına karşılık vermek istiyorum; ama kafamda kıvılcımlar saçarak yanmakta olan bir koza var. Beynimin karıncalandığını hissediyorum. Görüldüğü üzere tam olarak neden yazamadığımı bile tarif edemiyorum. Ama benim için aşağı yukarı böyle bir his olsa gerek. Yandıkça enerjimi emen, zekamı geriye çeken bir koza.

Sürekli anlatacak bir şeyler geliyor aklıma. Zihnim muhteviyat açısından aşureyi andırıyor olmalı. Karman çorman. Bir sürü fikrim, bir sürü hikayem var. Peki beni paylaşmaktan alıkoyan ne? İlgi. İnsanlarla ilgi etkileşimini eskisi gibi kuramıyoruz. Bazen onlar bana ilgi duymuyor, bazen ben onlara ilgi duymuyorum. Ama çoğunlukla bu, onların bana ilgi duymadığı benimse onların anlattıkları şeylere karşı dikkatimin çabucak dağıldığı haliyle vuku buluyor. Çok eskiden iyi bir dinleyici olduğum için sevilirdim, sonraları iyi bir anlatıcı olduğum için bağırlara basıldım. Şimdi ise anlatmaya başladığım zaten narsistleşiyorum ve anlatı dünyam tek öznesi olmaya başlayınca karşımda hep aynı yanıt beliriyor: Tuğberk, şu anda hayatım seninle uğraşamayacak kadar yoğun, meşgul, kalabalık veya benim seninle uğraşacak kadar enerjim, gayretim, ilgim yok, vesaire.

Anlaşılması kolay bir insan değilim. Bunu kabullenmiş olmak benim için büyük bir lütuf çünkü kendimle geçinebilmemi sağlayan yegane şey bu. Nerede ne yaptığımı, neden yaptığımı kestirebiliyorum. Bazen bunun ters teptiği de oluyor. Sevmediğim bir hareketi neden yaptığımı anlayabildiğim için yapmaya devam ediyorum, ama yapmak hoşuma gitmiyor. Nahoş bir çelişki. Yeni insanlarla tanışmayı çok seviyorum ama her zaman için onlarla belirli bir süreliğine arama sabit bir mesafe koyuyorum. Duvarlarım hemen inmiyor. Benim için bu anlaşılabilir bir durum, nedenlerim bana gayet makul geliyor; ama aynı zamanda da çok kasıntı ve soğuk. Halbuki karakter olarak öyle biri değilim, fakat kendimi hemen göstermeyi bazen (sıklıkla) sevmiyorum.

Bu aralar insanların bana ilgisi yok ve kendi içinde doğurduğu paradoksu sürekli yoğurmaya devam ediyor, o yüzden de yalnız kalmaya devam ediyorum. Yalnızlık hissiyatı beni pekiştiriyor, seviyorum. Ancak içimde biriken şeyleri ilk karşıma çıkana sıralamaya başlayınca "Tuğberk, yavaş" oluyor. O yüzden herkesi etrafımdan itiyorum bir şekilde çekmeye çalışırken. Bu matematik. Oysa ben hiç sevmem.

Sürekli bir üretme hevesi içerisindeyim, bu beni çok mutlu ediyor; ama hiçbir şey yapmak istemiyorum. Sadece akan bir fikir kaynağı var. İlham denen şeye hiç inanmamışımdır, bir şeye başlayınca üretim kendiliğinden şekillenmeye başlamıştır girdiğim her işte. Yani başlasam gerisi geliyor, ama sorgulama arzusu dinmiyor. Neden başlayayım? Nereye kadar gidecek? Paylaşacak kimim var? Kaybedecek bir şeylerim olmasını hep sevmişimdir, beni zehir gibi motive eder bu hissiyat. Şu an yok. O yüzden hiçbir şey umurumda değil. Saçma. Keşke benimle görüşmek için çabalayan insanlar olsa. Benim görüşmek için çabaladığım insanlar var. Paylaşacak çok fazla şeye sahibim, ama hepsi bayatlayıp çöpe gidiyor. Üzgünüm 2010 yılında nasıl artık 2007'de olmadığımızı idrak ettiysem takvimin şu yaprağında da artık 2010'da olmadığımı idrak etmem gerekiyor. Artık insanların ilgisini çeken bir Tuğberk'i oynamıyorum, zoruma gidiyor olabilir. Ama sakin olmalıyım. Olmuyorsa olmuyordur. Yalnızlık ömür boyu.

Sakin ol Tuğberk, artık evdesin. İnsanlar senin aksine büyüdü ve hayatlarının merkezlerini çok fazla şey işgal ediyor. Egosantrik lakırdılara gerek yok. Bırak herkes +2, +3 ne haltsa kontenjanını doldursun. Bu maçın belki de seninle hiç alakası yoktur. Oynamak zorunda değilsin. Kimse seni kısaca sevmiyor olabilir. Olamaz mı? Zoruna gitmesin.







*



2 Temmuz 2015 Perşembe

Rüya Günlükleri - 1

1 - 02072015perşembe


*
Otobüs yolculuğu, gizli görevde bir polis ya da asker, hala görevdesin. Şimdiki telefonun halen mevcut, ancak bilinmeyen bir sebepten ötürü yanında eski telefonun var.
-gümüş çerçeveli, kırmızı bir Nokia - Xpress Music.
-modelinden emin değilim.

Bir yere bomba konmuş, içi insanlarla dolu bir yere...
-belki bir baraka ya da kışla. ilk beş dakika geçtiği için hatırlamakta güçlük çekiyorum.

Ve özet olarak terörist senin telefonunun yazılımını kullanarak bombayı patlatıyor. Rüya bu konu üzerinde başlıyor. Olay senin o telefonu kullanma inadın yüzünden vuku buluyor. Otobüse yol ortasında bir yerde annen biniyor. Yolculuğu teröristi bulma ümidiyle gerçekleştiriyorsun. Deniz kıyısını gören bir dağ yolundan yukarı tırmanılıyor. İlerleyen vakitlerde annenle kavga ediyorsun.
-sebebi rüyanın bulanıklaşan kısmında bir muamma.

İlk defa bu denli bağırıp kötü sözler sarf ettiğin için canın yanıyor.
-uyandıktan sonra bile.

Yolculuk başarısız oluyor, bomba daha önce de söz ettiğim gibi senin telefonun kullanılarak patlatılıyor. Bursadasın, Heykelin eski zamanlarından kalma bir yerinde iniyorsun, annen halen otobüste, eve çıkıyor.
-belki de Yenimahalledeki eski evimiz.
-babamın mezarından döndüğümüz günü anımsatıyor.
-dönüş yolunda epey üzüldüğüm için annem bana bir atari kaseti almıştı. -Robocop-
-yine otobüsten erken inmiştim. Sebebini anımsayamıyorum. Kaset annemin çantasında kaldığı için hareket eden otobüsün arkasından el kol hareketleri yaparak koşmuştum. Annem, yol boyunca midem bulandığı için o hareketlerden sonra kustuğumu -ya da mühim bir şey olduğunu- sandığı için otobüsü hızlanmadan durdurup, inmişti. Özür dilemiştim. Fakat bu anıdan sonra o sıralar nerede ikamet ettiğimizden emin değilim çünkü neden otobüsten erken indiğime anlam veremiyorum.
-güneşli bir Hamitler yolculuğu ve mide bulantısı...

Rüya devam ediyor.

Eski Heykel zamanları, bir gazete büfesi ve şimdiki kemancı amcanın durduğu yerde -polislerin nöbet tuttuğu aralık açık- -Belli ki büyük Patila henüz açılmamış, yani bu eski mekanları baz alan bir rüya.

İçinde işleri berbat etmenin çekici hafifliği var. O aralıktan giriyorsun, yanında küçük bir çocukla akranın bir kadınla karşılaşıyorsun. Tuhafına gidiyor çünkü sen kısa boylu kadınlardan hoşlanmazsın ama kadının gülüşü hoşuna gidiyor. Zaten bu senin için bir kadının en güzel manzarasıdır, bunu hatırlıyorsun.
-rüyanda veya kesilen alarm sesindeki gerçeklikte.

Tam iki kez göz göz geliyorsunuz. Saniyenin bilmem kaçta kaçını kapsıyor, ne eksik ne fazla tam iki kez ve içindeki hafiflik ağzında vücut buluyor. Senin yerine dile geliyor. Tanışıyorsunuz, numaralar alınıyor.
-ne dediğimi hatırlayamıyorum, ancak gayet basit ve rahat bir diyalog girizgahı idi.

Buna kadının şaşırmasını beklerken kendini sorgularken bulunuyorsun. O an çocuk yok.
-nereye gittiğini bilmiyorum veya hatırlamıyorum.

Çok değil birkaç saat sonra buluşuluyor. Üzerinde desenli -yazılı-, gri bir tişört var. Basit bir kot pantolon ve belki beyaz spor ayakkabılar. Saçları sarı lekeli ve toplu.
-topuz bile sayılabilir esasında. emin değilim.

Eskiden polislerin durduğu yerden - rüyanda açık olan aralık - ilerliyorsunuz, o sıra elini tutuyor. İçinde boktan bir his, ucuz bir tutku beliriyor. Belli ki ciddi değilsiniz. Tanışmaktan ziyade tek seferlik -belki de yalnızca o seferlik- -çünkü halihazırda onu tanıyormuş gibi hissediyorsun. Seni taşlamak şimdilik adil değil çünkü rüyan yarım kalıyor.- bir eğlence düşünürken uyanıyorsun.



*02072015 - Hatırladığım kadarıyla bir Doğubayazıt rüyası.

*Bomba, suçluluk duygusu, dibin rahatlığı, annenle kavga, cesaret, yenilgi, güzel gülen kadın ve nihayetinde alarm.


-klavyen düzgün çalışmıyor.

-günaydın.




*

3 Mayıs 2015 Pazar

Deli Sevilir Densiz Sevilmez

En deli zamanlarda en sarmaşık yaşları geride bırakıyorum. Artık insanları eskisinden daha çok "ulan ne filmdi be..." tadında seviyorum. Damağımda kuruyan çiğ taneleri gibi, içimi mahmuzlayan insanlar tanıdım. Her biri şakaklarımda birer fidana dönüştü ben istemesem bile.

Gözlerim artık kendi kendilerine aranıyor. Yolda istemsizce dik yürüyorum. Göremediğim bir uzun süredir görmediğim olursa diye korkuyorum. Tutulmayan sözler için "tutulamayanlar" adlı bir ağıt besteledim bu sabah. İçselleştirdiğimiz her şeye lanet olsun, çünkü içselleştirme diye bir kavram esasında yalanmış. Artık üzülmüyorum dediğim şeyler ne zaman karşıma çıksa daha çok üzülüyorum. Zaten ben kızgınlığı yavaşça yerinden kaldırıp üzüntüye pes etmeye başlamışım. Sırtım başkalaşmaya başlamış, farkında değilim. İstesem de istemesem de genellikle hiçbir boka arkamı dönemiyorum.

Böğrüm yaralı ilerlediğim patikalarda içimdeki atı bacağından vurdular. Askıdaki alçıda bir midilli kaldı şimdi. İyileşmediğini bilmedikleri şey abartıldığı gibi bir hudut ihlali değildi halbuki. Buna ek olarak verdiğiniz sözlere karşılık beni görmezden gelişinizin bir hudut olayı olduğunda hemfikiriz. İç dünyamın sınır harbinde variller dolusu bir kadın vardı. Kendi kendime salağa yatarken basmaz dedikleri katırım mayına bastı, kadınım bilinmeyen bir sebepten ötürü tutmadığı bir söze yakalandı. "Ben" yine içimde kendine karşı bir ihlal yaparken yakalandı. 

İkramiyesi kadın başına bir dal sigara... Aferin!



*
Abicim beni öldür ya.
Bana sıkıldığım şeyleri yapma.

28 Ocak 2014 Salı

Kafamdan Kayan Yıldızların Fihrist Cetvelleri

"Kendimle uzun zamandır bir derdim yok."


Acaba yok muydu? Tam da o cümleyi söylediğim anda kendimle dertleşmeye başlamıştım. Kafamdaki o yoğun enerjiyi önümdeki kirli sehpaya dökerken, aslında tadını bilmediğim ama evrenimin dağılmaya başladığı andan beri arzuladığım bir şey için uğraşıyordum. Kelimelerim boğazıma takıldıkça, beynim ısınıyordu. Öyle ki dilim bile aklımı çeliyor gibi geldi bir an için. Afalladım. Boğazım tıkandı. Ağlamamak için direnmeye çabaladım. Sıkıntı anlattıklarımda değildi. O yaşıma kadar çok kez dillendirmiştim, üzerinden geçip, karalamıştım anlattığım şeyleri zaten. Beni üzen sözcüklerin altında düşündüklerimdi. Kekeleyerek sakladıklarımdı.

Yüzü bulutlandığında anladım, kafamdan bir yıldız kaymıştı. Hiç şaşırmadım. Halihazırda bilinçaltımın buz ve kozmik tozdan ibaret olduğu bir gerçekti. Gözlerim kapandı. Karanlığın içinde içimdeki nüve belirdi. Çekirdeğim. Bütün o nefret ettiğim belirsizlik, sonra korku ve acziyet... Aklıma bir dakika içinde kaç kez "ben iyi değilim" dediğim geldi. Dört. Kendi sesimden, kendi kulaklarıma... "Ben iyi değilim." Panikleyip, telaş yaptıkça yıldızım hızlandı, küçük küçük astreoitler düştü gözlerimden. Çevremdeki gamsız telaşı duymaya çabaladım. Bütün o hengameyi, gereksiz insan işçiliğini, bir yere yetişirmişçesine yapılan homurtuları dinledim. Güneşimin etrafında dönerken yavaşlamaya çabaladım. "Sen aslında rahatsın, senin hiçbir kaygın yok."

Kendimi düşünürken bile iyimserdim. Mağrur değil, mütevazı, hala hayalperest... O gün yola üzgün koyulmuştum. Üzülürken onu üzmemeyi ümit ederek gitmiştim oraya. Ve şimdi ben eğilip bükülürken, yaklaşık on santim yanımda, aramızdaki camın öbür tarafında tanımadığım bir kadın oturuyordu. Mekanlardaki şu iki masayı ayıran camlar, içerisi - dışarısı ve hepimizin vitrin samimiyetsizliği... Alışamadığım için umursamayı bıraktığım bir şey olmasına rağmen o an rahatsız olmuştum. Sanki doğal değildi. Ağlamak saklanacak bir şey midir? Herkesin içinde gülmeye çekinen bir insan var mıdır? Neden aynı şey olmasın? Bir insanın dertlerini göstermekten neden çekindiğini anlamıyorum, aynı şeyi yaşam tarzı haline getirmiş biri olduğum halde. Bunu neden yaptığımın farkında değilim, sanırım içime işlemiş. Sanki tam alnımın arkasında bir hidrojen bulutu sarılı ve kimseye arkasındakileri göstermeme izin vermiyor. Öyle bir şey...

"Sen aslında rahatsın, senin hiçbir kaygın yok."

Ben hiçbir risk almamıştım ona bağlanırken. O sebepten korkmama hiç gerek yoktu. Her şey zaman içinde yoğrulmuştu ve mutlaka tüm olan bitenin rayına gireceği bir yol vardı. Bir kuyruklu yıldızın bile güneşe kavuşabilmesi için etrafında yüzlerce kez dönmesi gerekiyordu. Ömrünü tamamlayan her kuyruklu yıldız ya güneşe kavuşur ya da güzel bir manzara sergilerdi nasılsa... Jüpiter'e çarpmayalım yeter.



"Belki Halley kadar olamayız. Ama düşünsene Hale-Bopp yıldızı bile yörüngesinden çıktığı zaman içerisinde on sekiz ay boyunca çıplak gözle gözlemlenebilmişti. Üstelik onun telaşlandığını hiç sanmıyorum!"

17 Aralık 2013 Salı

Serin

An, farkındalıkla başlar. Farkında olmadığınız ya da farkına varmadağınız hiçbir an, an değildir. Uzayda yer kaplamaz. Zihninizde iz bırakmadıkça yaşanmamış kabul edilebilir. Hayatınızdan geçen anlar arasında sizi oyalayan ibareleri kapsarlar o kadar.

Bir insanla aranızdaki görünmez mesafe ne kadar darsa, o kadar "an"a sahip olursunuz. Ve sahip olduklarınızı halef - selef ilişkisine dönüştürmedikçe o anlar zenginleşir. Tam olarak "an" değerine erişirler. Böylelikle zihninizi serin kılan bir servete sahip olursunuz.

Sahip olduğunuz rahatlama ve beyninizi yakmadan edinebildiğiniz sürdürülebilirlik size sahip olduğunuz şeylerin değerini anlama fırsatı da sunacaktır. Elbette ki bunu da size bağışladığı anlarla sağlar. Bir kişiyle, bir "an"a sahip olabilmek için önce içinde bulunduğunuz duruma dair ironilerin farkına varmalısınız. Tezatların içinden geçmelisiniz. Kalbiniz ayağınızın dibine yuvarlanmalı. Beyniniz şakaklarınızdan damlayacak hale gelmeli. Önünüzde duran acıyı sahiplenirken arkasında duran ferahlığı görebilmelisiniz.

*

O kadar güzel anlara sahibiz ki, sıkıntımın kalbimi ezdiği şu günlerde bile beynim rahat. Kulağımdan lavman yapılmış gibiyim. Bilinçaltımda isten, pastan eser kalmadı. Ne kabus var ne bir şey. Stres, hayatın doğal bir getirisi olarak var. Diyorum ya, kalbim eziliyor. Ama kafam o kadar net ki. Aynaya bakınca düşüncelerimi görebiliyorum. Ruhuma serin bir rüzgar esiyor sanki. Paylaşabileceğim koca bir huzura sahip olmak inanılmaz güzel bir şeymiş. Hem de hiç yorulmadan...

Bu kadar yalnızlığa ve iç sıkıntısına iyi gelen tek bir şey var ve onu da açık edecek değilim. Bir sır olarak kalmalı, yalnız iki kişi için. Ve özelliğini korumalı, iki kişi için sıradan ve basit olduğu için güzel olduğu gibi.


12 Ekim 2013 Cumartesi

Sızıntı

Kalp krizine yakın yaşayan ama elinde olmadan en uç olaylara karşı bile soğukkanlı davranabilen bir insandım. Nedeni basit sayılabilirdi esasen. Teoride ölümü yaşama yeğlediğim anlar yaşamışken, pratikte hala nefes alıyor olmak kafamdaki dünyayı hafızamın alabildiğine değiştirmişti. Bir dönemin efsane ortaokullusu olarak iç cephelerimde yeterince etiket kompleksi tüketmiştim zaten. Öyle bir derdim yoktu haliyle. Ama kendime yaptığım çirkin makyajı ağladıkça ağzımdan içime akıyor, boğazımdaki sigaraya dokunmadan karaciğerimdeki katranın içine katılıyordu. Ne olduğumla ilgilenmiyordum; ama ne olmak istediğimi biliyordum. Oysa bu paragraf kadar bile yapmacık olamadığımın farkına varamıyordum.

Bu gecenin tatlı vakitlerinde söylediğim gibi gerizekalı değildim aslında. Sadece kontrolü kaybettiğim ve farkına varamadığım anlar yaşıyordum. Zekiydim, ara sıra zekasızdım; tabiri caizse. Hiçbir zaman gururunu çükü kadar seven ve hormonal usullerle kompleks vakitlerinde büyüten bir adam olmadım. Bunu söylerken gurur duymayışım da bu bokun doğru olduğuna en büyük kanıtımdır.

Kötü veya başka bir deyişle yanlış kararlar vermeye meyilli bir adamım. Ama hep kendi istediğimi seçtiğim için her tercihim aklı selim bir şekilde alınmıştır. Güvenle tüketebilirsiniz. Çünkü ben hep öyle yaptım.

O gün neydi, hangi gündü? Hangi hafta olduğunu hatırlıyorum, iki hafta geçmişti. Ama hangi gündü? Gerçekten aklımı o kadar mı aldı? Onu ilk görüşümü hatırlıyorum. Yanımdan sol bacağımı yalayarak geçen taksiyi, görüşümü gölgeleyen teyzeleri, onun yüzünü kapattığı için sinirlendiğim simitçiyi çok net hatırlıyorum. Onu fark ettikten sonra geçen on dokuz saniyeyi ve vücudunu bütünüyle seçebildiğim ilk andan itibaren bana gelirken attığı dokuz adımı ezbere biliyorum. Acaba nasıl görünüyordum? Günlük hayatta kaç kere nasıl göründüğümü merak ederdim ki ben? Normal bir vakitte mesela, gün içinde yürürken veya su içerken merak eder miydim nasıl göründüğümü? O an merak ederken sigaram elimi yakıyordu ve benim önceliğim nasıl göründüğümü kafamda canlandırmaktı. Tabii ki zaman yavaşladı ve görüş alanım tam olarak dörde bölündü. Bir köşede o yürüyordu, onun yanında sigaramın yaktığı elim vardı. Bir altta beni zehirleyen ilaçlar ve midemi yıkayan hemşire, en ötedeyse Blur çalıyordu ve ben bitemeyen bir çölde koşuyordum, belli ki bir kum tanesiydim. Arkamda mahallenin bakkalı, manavı, köşebaşı delikanlıları ve krem rengi Anadol'unda domates satan ayrık dişli, megafonlu dayı koşuyordu. Önümde o bana doğru yürüyordu. Bana doğru yürüdüğü halde, ona doğru koşuyordum; ama yakalayamıyordum. Bunu yaparken Blur dinliyordum, midem yıkanıyordu ve sigaram elimi yakıyordu. Her şey ölümcül seviyede saçmaydı. Terledim. Sırtımdan ince bir elektrik ve bir kedi kuyruğu geçti. Paçamdan yapraklar düşmeye başladı ve vakit geçtikçe her şey yavaşladı. Simitçiye sinirlendim çünkü görüş alanımda saçlarıyla aynı düzlemde yer alıyordu ve ben simitçinin kafasındaki A noktasından onun gözlerindeki B noktasına bir türlü ulaşamıyordum. Yüzündeki düzlemde dikkatim dağılıyordu ve gözlerimiz buluşamıyorlardı. Lanet andım içimden, ama ağzımın kenarı güldü. İstemsizce... Sol kulağımdan beynimin ortasına bir dik indim ve Blur'dan gelen kanun sesini oraya doğru sarkıttım. Bunu yaparken sigaram sendeledi ve kendine geldi. İyiden iyiye canımı sıkmaya başlayan izmariti içtim bir yudumda ve adımlarını saymaya başladım. Kirpiklerimde ince bir kaşıntı belirince panikledim. Gözlerimi kırpmayı hatırladığımda daha da panikledim. Yüzünü görüyordum, fakat algıdan eser yoktu. Ağzı... Kaşları... Saçları... Bir adımını kaçırmayı bile hayal edemezdim. Dayanmalıydım, ne olursa olsun zamanı olabildiğince yavaş tüketmeliydim.

İlk adımını attığında her yer şeftali koktu. Ayağının değdiği taşa sarılmak istedim ama kılımı kıpırdatamıyordum. Omuriliğimden Anıtkabir dolmuşları kalktı. Köşe başında bir kadın düşmeye başladı. O kadın orada geberse zerre umurumda olmazdı. Acaba rüzgara karışsam saçlarına daha çabuk gider miydim? Küçülüyordum, kalbim ufalıyordu. Beynim üç yaşındaydı, annem beynime kırmızı bir külotlu çorap giydirmişti. Beynimi ıslatınca baldırıma bir şamar indi.

Sağ ayağı ikinci adımına kavuşurken on iki yaşındaydım. Ağaçtan düşüp nefessiz kaldım. Arkadaşlarım etrafıma toplandığında tepemdeki yıldızların arasından geçiyordu. O gün anlam veremediğim gökyüzünün rengine saçlarında rastlayınca gözlerimin arkası yeşerdi. Bu kadın benim on iki yaşımı nereden bulmuş olabilirdi ki? Halbuki çocukluğumu iyi yerde saklardım ben. Etraf naftalin kokuyordu.

Üçüncü adımıyla birlikte sol kulağının üzerinden bana doğru geliyordu işte. Geçmesin dedim. Geçmesindi işte, çocukluğumla el ele durduğu yerde bana poz verecek olsaydı, koskoca Güvenpark'ı tuvalim yapardım. O saniye boyunca iki kadeh içmiş, dört gırnatacıdan fırça yemiş, Sakarya'nın altını üstüne katmıştım. Bütün bunları hiç hareket etmeden yapabildiğime inanamıyordum. Nabzımsa bu kadını alkışlıyordu adeta.

Ben ağzımın kenarıyla hem gülüp hem ağlarken dördüncü adım geldi. O adımla iki kişinin arasından sıyrılırken ben yükselmeye başladım. Bacaklarım iyiden iyiye sütun kesmiş, yerle bütünleşiyordu. Kök saldım ve yükselmeye devam ettim. Gözlerimin hiçbir yere gitmeye niyeti yoktu. Uzayda kapladıkları yere saplandılar. Dünyanın dönüşünü görebiliyordum. Tam olarak gördüğüm buydu, dünya dönüyordu, o bana doğru yürüyordu ve ben çarpılmıştım. Zamanın dışındaydım.

Beşinci adımını midemin tam ortasına attı. Kendimi pelüş bir oyuncak gibi hissediyordum. O adım attıkça ben yoruluyordum. Dudaklarında benzinim bitiyordu, çenesini tamamlayamıyordum. Saçının iki teli savrulduğunda burnum kırıldı, bisikletimi çaldılar, mahallenin çocukları üç tekerlekli bisikletimi ters çevirdiler, ilk süt dişimi çektim ve babam öldü. Korkmuştum.

Altıncı adımını kaldırabilecek miydim? Attı. Artık onu ilk gördüğüm anın tam tersine gözlerimi kırpmak ve eskisi kadar umursamaz uyanana kadar bir daha açmamak istememe rağmen tek bir hücrem bile bana cevap vermiyordu. O salise evde yoktum ben. En iyi arkadaşımla küsmüştüm. Blur bitmiyordu. Onu gördükçe gömlek değiştiriyordum. Kırıklarım kapandı. Sigaramın öldüğü yerden Zümrüdü Anka doğdu. Bana o kadar yakındı ki...

Yedinci adımını ne kadar kıskandığımı idrak edemiyordum bile. Her zaman günden güne olgunlaştığını düşünen ben kanun sesleri arasında sarhoş oluyor ve bir kadının yedinci adımını yalnızca onun olduğu için ve altıncının önüne geçtiği için kıskanıyordum. Kirpiklerim kaşıntıdan donmuş olmalıydı, ben istediğim halde birleşmiyorlardı. Onu gördüğümden beri ilk kez nefes aldım ve gözlerine havalandım.

Sekizinci adımıyla sesini duydum. Tüylerim diken diken oldu. Hareket edebilme yetimi tekrar kazandığım sırada alnımda bir şimşek çaktı, her şeyin kafama dank ettiği o an tokadı yedim.

Dokuzuncu adımıyla dirildim.

Bu; hayatın beni ölümü seçmek istediğim için pişman ediş şekliydi. Mutlusuzluğumda bile sallamadığım hayat benimle en büyük taşağını geçmişti. Pişman olmuştum ve onu tanımıştım. O kadar güzeldi ki...


Ve kafamda Blur çalmıştı...



7 Eylül 2013 Cumartesi

Gece Gelen Can Sıkıntısı

Gece gelen can sıkıntısına... diye başlamışım. Acaba ne için niyetlenmiştim yazmaya. Eskiden pek çok şey için yazardım. İnsanlar için yazardım. İnsanlara karşı hissettiklerim için yazardım. Onları mutlu etmek için yazardım. Yazmayı, tanıştığımız günün sabahı benim için bir şeyler yazan bir kadından adet edindim. Küçükken böyle değildi oysaki.

Her şey bir ajandayla başladı. Kendimi herkese altı buçuk yaşında tanıttığım bir dönemdi. Her pazar, eve giren gazetelerin sinema eklerinden kupürler toplardım; ajandama yapıştırırdım. Zaman zaman ısırmak istediğim, kola kokulu bir Prit'im vardı. Bu benim içimdekileri bir yere aktararak düşündüğüm, gözlerim açık hayal kurduğum ilk an olarak değerlendirilebilir. O yaşta Denzel Washington'la konuştuğum çok şey vardır mesela. Veya kendimi en ketum hissettiğim anlarda Juliette Binoche benim dert ortağım olmuştur.

Günlük yazmaya hep özenmişimdir. Ama defalarca günlük tutmaya girişmeme rağmen başaramadım. Günlük tutmayı başaran ve bunu bir alışkanlık haline getiren insanlara hayranım. Peki ben neden yapamıyorum? Çünkü ben tam olarak "bugün"de yaşamıyorum. Anlık algılarım tam bağımsız ve hür değil benim. Ben bugün aldığım bir tadı, hayatımla süregelen tatlarla bağdaştırıyorum, onları birbirlerine bağlıyorum. Bu bir tek hayatıma giren insanlar için geçerli değil. Keşke onlar için de böyle olsaydı. Bunu çok düşündüm. Özellikle kendimle uzunca baş başa kaldığım bugünlerde neredeyse başımı yastığa koyduğum her seferde gözümün önünde bu düşünce sahne alıyor. Keşke insanları da birbirlerine mühürleyebilseydim. Keşke her insan benim için özel olmasaydı.

Günlük hayatımda pek dikkatli değilim. Her şeye odaklanamıyorum. Bazen günlük aktivitelerimi farkında olmadan yaptığım veya ne yaptığımı unuttuğum oluyor. Ama beynime zincirleyip iç içe ördüğüm hiçbir anıyı unutmuyorum. Bu bazen bir lütuf, bazen bir lanet. Fakat durum şu ki; hangisi olduğunu belirleyen ben değilim, o an ilgi alanıma giren insanlar. Bir insanla genel hatları sıkıntısız bir ilişki kurduysak hatırladığım her şey ikimizi mutlu kılıyor ya da o an gözümün önünden geçen film şeritleri ikimize bir seyir keyfi yaratabiliyor. Ancak diyaloğumuz sıkıntıya düştüğünde benim hatırladığım her şey diş göstermeye başlıyor. Hatırladığım güzel şeyler yüzünden o kişiye sinirlenemiyorum, misal. Bu kadar saçma bir şey olabilir mi?

"Bir şeftali kokusu... Onun parfümü gibi... O gün de yağmur yağmıştı. Bana olan sinirini kırmaya çalışıyordum. Sabah migrenim tutmuştu. Ziraat Bankası'ndan sağa dönünce, önce Halkbank'tan para çekmeliyim. Sonra Dominos'un yanındaki ATM'den kirayı yatırırım. İçimdeki sıkıntı neden acaba? Şu an PTT'nin önü tam olarak Kızılay. İnşallah istediği albüm Dost'ta vardır. Belki arkasına da küçükken çektirdiğim vesikalık fotoğrafı yapıştırırım. Hani senelerdir sakladığım ve başka bir eşi olmayan, ilk gördüğünde çok güldüğü, bir başka zamanda kolumun üzerinde yatarken ve kulağıma "umarım çocuğumuz sana benzer" diye fısıldarken avucunda tuttuğu fotoğrafı. O zaman da yollar ıslaktı ve boğuktu hava. Etrafta her zamanki uğultu vardı. Belki biraz kirliydim. Çantamın ağrıyla tutunduğu sağ omzum ve sol iç cebimdeki kıçımın şeklini almış kıytırık cüzdanım... Saçlarım karışıktı, yüzüm yine çırılçıplaktı. Kafamda yüzünün halini canlandırmıştım. O an hayali yetmemişti. Çok para vermiştim albüme, kaç para vermiştim? O an verdiğim parayı saymayacak kadar gerizekalı değildim belki, ama o kadını hala hatırlayacak kadar gerizekalıyım."

Kafamda bir dizi oynuyor. Ne oto-sansürü var, ne denetleyeni var. Her fırsatta gösterdikleriyle, söyledikleriyle analı bacılı giydiriyor bana. Ben de oturup izliyorum, tek kanallı kuşaklar gibi. Çıkan giden de yok, kadro sürekli büyüdüğü halde. Bekliyorum; bütün bu olan biteni benim aklım ne zaman almayacak ve ben bir başıma tekrarlarla kalacağım?

11 Şubat 2013 Pazartesi

Ben Kendim ve Herkes Hakkında

Geçen günlerde, lisedeyken hayat hakkında nasıl düşündüğüme dair bir şeyler hatırladım. Hani üniversite bitirdik, aradan onca zaman geçti falan filan... Hayır işte... Her şey yerli yerinde, aynı şekilde duruyor işte. Hayata dair edindiğim, türettiğim ne kadar fikir varsa aynı şekilde duruyor. "Peki bu nasıl oluyor"u açıklayayım. Liseden bu yana geçen seneler içinde, kafam ve içindekiler defalarca değişti. Kimi zaman büyüdü, gelişti; kimi zaman erozyona uğradı. Bazen de birileri birlik olup kafamın üzerine bir çığ gibi düştüler. Sonuç olarak da aynı kanıya vardım. Ben gitmek istiyorum.
Böyle direkt ve toptan emekli olacaksın. Emeklilikten kasıt paranın olmadığı bir hayal elbette. Ama ne zaman bu düşünceye düşsem, aynı yerde tökezliyorum. Yalnız gitmek istemiyorum. Yanımda götüreceğim birini de istemiyorum. Biri veya birileri, birkaçı değil benim istediğim. Benim istediğim, herkes. Herkes ya... İstisnasız, seçmeden, kırmadan herkesle kalkıp gitsek hep beraber, hep beraber olabileceğimiz bir yere. Öyle hümanist, melek bir adam da değilim. Kendime matah düşünce bulutları çizmekten hazzetmiyorum. O yüzden yanlış anlaşılmasın, bu tamamen bencilce, bencilce ve bencilce arzulanan bir hayal. Yalnız şunu da belirtmeden paragraf atlamayayım; hayatımdaki bütün insanlarla buralardan çekip gidip bir adaya yerleşsek, hepsinin geçimini sağlamak için çalışan tek adam olabilirim ve zerre gocunmam.
Herkes gelmek istemeyecektir tabii. Herkes, herkesi de görmek istemeyebilir. Bunu hayatıma giren herkesle sınamış bir adam olarak anlayabiliyorum. Ama bu bir bakıma haksızlık. Çünkü ben herkesle olmak istemediğim bir düzen içerisinde, sırf herkesle birlikte olabilmek için herkese katlanarak herkesle olan ilişkimi sürdürebiliyorum. Öyleyse benim de bunu istemeye bir yerlerde hakkım var öyle değil mi?
Öyle değil. Konuşmayı sürdürdüğünüz sürece, birazcık akıllıysanız her işin içerisinden çıkabiliyorsunuz. Hayatın bu yönü çok sevdiğim bir paradoks. Yalnızca kendi kendime konuşarak her şeyi çözebiliyorum ve bu bana bir damla bile katkı sağlamıyor. Mükemmel bir ironi. Her şeyi kafamda çözebiliyorum, her şeyi ortaya döküp, anlatabiliyorum ve hatta kendimi herkesin ortasında, bir diyalogta veya sonu görünmeyen bir monologta yerebiliyorum. Ama bu benim hiçbir şekilde vicdanen ve aklen rahatlamamı sağlamıyor. Çünkü insanlar yine aynı, ben onları nasıl algılarsam algılayayım.
Artık insanlar hakkında yorum yapmaktan kaçınıyorum. Kötü bir adama kötüsün demenin hiçbir manası yok, iyi olanı kucaklayıp yola devam etmekte fayda var. Hayatıma giren herkesten sonra hiç kimseyi aramayıp herkesle yola devam etmekte karar kıldım.
İşin aslı yalnızca yaşadığın için mutlu olan bir kadın varsa o annendir. Zaten bunu becerebilen ikinci bir kadın bulabilirsen yaşamaya dair öğrendiğin her şeyi unutup, yalnızca o kadın için yaşaman gerekir.

2 Şubat 2013 Cumartesi

Zırva

Yok ya. Beceremediğim çok fazla şey var ve bazen bunu kabullendiğim halde söylemeyi reddediyorum. Bu çoğunlukla rahatlıkla yaptığım bir şey olsa bile cidden bazen hiç içimden gelmiyor. Herhangi bir sorun olduğundan değil, yalnızca canım istemiyor kimi zaman. Sanırım şımarıklıktan. Öyle bir imajım vardı mesela çocukken. Ben hep ağırbaşlı, efendi anılan çocuklardan oldum. Bu imajımı kaybetmemek benim için çok önemliydi. Çünkü gerçekte ne anasının gözü olduğunu belli eden çocukların halini görüyordum. Hiç takdir edilmedikten sonra neden sürekli haylazlık edip duracaktım ki? Her çocuk haylazdı zaten. Ama bunu göze parmak şeklinde apaçık sergilemenin içinde herhangi bir zeka kırıntısı göremiyordum ben. Hadi bunu geçtim, biraz da saftım. Bunun da artısı büyüktür.

Kuşağımın hemen hemen her çocuğunda olduğu gibi peluş bir köpeğim vardı. Ayaklarından biri her ne olduysa, yamuk duruyordu. Uyuz oldum, ama öyle böyle bir uyuzluk değil; beş yaşında bir çocuğun ifrit olma sınırındaydım yani. Anneannemlerdeydik. Bizimkilere belli etmeden arka odaya pustum. Çekmecenin birinden bir şiş buldum ve köpeğin yamuk bacağına sapladım. Bacağın delinmesiyle peluşun içindeki pamukların pörtlemesi bir oldu. O anda panikledim. Niye o kadar heyecanlandım veya peluşu delince başka ne olmasını bekliyordum gerçekten şu an kavrayamıyorum ve bilmiyorum. Ama gerçek manada ilk panik atağımı belki de o zaman yaşadığımı söyleyebilirim. Çünkü ben köpeğin bacağıyla cebelleşirken annemin odaya girmesiyle ağlamaya başladım. Annem de kahkaha atmaya başladı. Sonrasında köpeğin bacağına dikti, bu da anneme seneler sonra bile konuşulacak bir eğlence olarak kaldı.

Uğraştığım onca şey olmasına rağmen, bazen canımın hiçbir şey yapmak istemeyişinden nefret ediyorum. Çok fazla insana uyuz oluyorum ve çok fazla insanı çok seviyorum. Böyle bir huyum var. Benim için ortalama insan yoktur. Bir insan ya sevilir ya o insana sövülür. "Tanısan seversin bence" yaklaşımı, her seferinde boka saran ve sürekli köşede bir "ben demiştim" anı kollayan bir yaklaşımdır. Başından beri sevilmeyen bir adamdan herhangi bir şey kaybedilemez. Zaten onsuz süregelen bir hayatın var. Hayatına dahil olmadıkça herhangi bir katalizör rolü üstlenmiyor. Ama sevdiğin insanlar üzerindeki yanılgı payına herhangi bir merhem bulunabilmiş değil şu ana dek. Göt olmayı öğrenmeden hayata devam edilmiyor.

Nietzsche iki çeşit insandan söz eder. Bunlardan biri üst insandır. (übermensch) Bu insanı, gördüğü gerçekliği değiştirebilen ve insanlık üzerinde yücelen insan olarak tanımlar. Adolf Hitler gibi, Walt Disney gibi... Geriye kalansa çoğunluktan ibaret olan sürüdür. Yani toplumun harcanabilir kısmı, bizler. Bizler trenlerin önüne atlarız, kredi kartı borcumuz yüzünden kendimizi asar, zehirlenir veya cinnet geçiren kocamız tarafından esir alınıp, otobüste insanları taciz ederiz. Aramızdan üstün insan olmaya çok yaklaşmış ama başaramamış bireyler çıkar. Küçükken bu potansiyelimiz sınırsızdır. Hayatımız tam bir ihtimaller denizidir. Ama sürü olarak, her birimizin, bu potansiyelinin tükendiği ve hayatımızdaki "ne olacağım" sorularının gidip "ne oldum" sorularının geldiği bir an vardır. Bu ana ulaştığınızda göt olmayı öğrenmemişseniz hayatta kalamazsınız. En azından kendiniz olarak...

Ancak başka bir yol daha mevcut. Bütün bunları reddedip, Nietzsche'ye hareket çekip, yaşamaktan başka bir alternatifinizin olmadığını kabullenirsiniz ve hayatınızı kendiniz için güzel yaşamaya çalışıp, üstün insan saçmalığını hiçbir şekilde algı çerçevenize almazsınız. Şahsen yalnızca istediklerimi yapmak için uğraşırken, etrafımdaki olanak ve insanlarla mutluysam kaç yaşında veya nasıl öldüğüm zerre sikimde değil.

Öyleyse Nietzsche de, üstün insan da, sürü de yerin dibine batsın.

25 Ocak 2013 Cuma

Alemsin

Söylemek istediğim çok şey var, ama çoğunu unutuyorum veya kelimelere dökmeye çalışırken anlamları dağılıyor ve ilk kertede zihnimde canlanan önemlerini, ayriyeten aciliyetlerini yitiriyorlar. O yüzden artık rüya günlüğü tutmaya karar verdim. Çok yorgun olmama rağmen bugün de yalnızca beş saat uyuyup, gördüğüm rüyanın ortasında çat diye uyandıktan sonra tekrar uykuma dönemeyince bunun ciddi manada vaktinin geldiğini düşünüyorum.

Gün içinde sürekli müzik dinlediğim için, geceleri uykuya attığım göz açıp kapama kesiklerinde bazı şarkıları hatırlarım. Bazen aynı anda birçok şarkıyı hatırladığım da olur. Bu gece de öyle oldu ve sanırım bunda benim pek de iç açıcı bir ruh haliyle yatmadığım gerçeği başrolü kapmış durumda.

Rüyamda, şu anda belirsiz bir sebepten ötürü görüşmediğim iki çocukluk arkadaşımı bana sataşırlarken gördüm mesela. Onlarla kavga içindeyken, onlara vurmaya kıyamayıp sürekli bir şeyleri açıklığa kavuşturmaya çalışıyordum. O da şuydu; "benim size bir garezim yok, ben sizi seviyorum, ulan biz beraber büyüdük." Gerçekten bunun bana dert olduğunu görmek çok enteresandı, çünkü ben böyle bir şeyi problem ettiğimi dahi bilmiyordum. Hatırlamıyorum yani böyle bir şey.

Ama öyledir yani. Hayatında hiç çekip gitmek istememiş, bulunduğu yerde kalmak istemediği halde bütün sorunlarını görmezden gelmeyi bırakıp yüzleşmesi gerektiği gerçeğini görmezden gelerek sürüklenmemiş birileri varsa, onları var olan bütün samimiyetimle kutluyorum ve saygılar diliyorum. Hiçbir zaman güçlü biri olduğumu savunmadım ama bana bunu büyük bir içtenlikle direten çok arkadaşım, çok yakınım oldu. Bazen bana benden daha yakın hissettiğim, ben kendime, verdiğim kararlar ve karakterimle ilgili abuk subuk labirentler çizerken beni gerçekten tanıdığını hissettiğim insanlar da zamanında bunu bana anlatmaya çabaladılar. Ben bu tezi hep yanlışladım, çürüttüm. Ama artık hak veriyorum. Bence benim gibi büyük bir güruh var, buna da inanıyorum.

Cidden öyledir yani. Bizim hayatımızda göğüs gerdiğimiz kırgınlıklar çoktur. Her seferinde üstesinden gelmeyi bir şekilde başarmışızdır. Hele bazıları bıçak yarası gibi, zehirli ve kökü dışarıdadır.

"Hayır, umudum bu sefer de kırılmadı. Kalbimde hissettiğim şey bir kırık değil. Kırılsa duramam bir kere. Gerçekten. Evet, şu an yüzleştiğim sorun az önce bitti. Beni mahvetti, ama geçti. Artık öyle bir sorun yok. Şimdi sadece bu sorunla yüzleştiğim anda yaşadığım travmayı derinlere bir yerlere gömmeliyim ve biraz dinlenmeliyim. Hepsi geçecek, her şey rayına oturacak. Şimdi ağlama. Veya ağla, bu yalnızca rahatladığının bir göstergesi, yoksa çok üzüldüğünden ya da kırıldığından değil. Şimdi ağla ve bu, bu soruna dair yaptığın son şey olsun. Erkekler de ağlar, sikerler öyle işi. Hayatta ne kadar güçlü insanlar var. Biraz olsun onlar kadar güçlü olmaya çalış. Senin tek sorunun diğer insanlardan biraz daha kırılgan olman. Yoksa yaşadığın şeyler herkesin başına geliyor. O yüzden kimsenin kafasını dertlerinde şişirmeye gerek yok. Boğazındaki düğümü çöz, yumruğu yut. Miden sindirecektir nasıl olsa. Korkacak bir şey yok."

Bazen aynaya baktığımda hala nasıl delirmediğimi sorguluyorum. Belki de çoktan delirdim, sorun değil. Sonuçta deli sevilir, densiz sevilmez. Yakışıklı bir deli olurdum aslında. Havamdan da geçilmiyor. 

Selametle.

21 Ocak 2013 Pazartesi

Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun

Şimdi ne desem bilemedim. Artık lafa can alıcı noktasından dalacak kadar keskin biri değilim. Öyle değil midir zaten? Çocukken her şeyi yapacak bir potansiyelimiz vardır.

Çocukluktan beri koruyabildiğim en önemli şey şarkılarla olan bağım sanırım. Önceleri şarkıları insanlarla bir tutardım, genel anlamda. Şarkılardan arkadaşlarım vardı mesela. Hala var tabii ki. Ama her şey "walkman"le başladı. Arada radyoyla da güzel anılarımız olurdu, ama küçük bir çocukken "walkman" ve "kulaklık"la ilk tanıştığınız anı bir düşünün! Elbette ki aynı hisleri, tam anlamıyla, bu eşek kadar halinizle tahayyül etmek çok zor olacaktır. Hatta olmayacaktır bile diyebilirim. Allahım! Nasıl bir şey bu ya! Gözlerini kapatıyorsun ve şarkılar elinden tutuyor. Başka çıt yok! Karanlık! Yalnızca sen, müzik ve hayallerinde her kim varsa, ne varsa o...

O zamanlar "ben yağmurda doğdum" veya "yerine sevemem" diyen adamlar vardı. Belki benim kavradığım anlamlar onlarınkinden farklıydı ama olsundu. Şarkıların maksadı da bu değil mi esasen? Onlardan değişmesini beklemeden, şarkılarda hiçbir değişiklik yapmadan kendi anladığın gibi sevebilirsin şarkıları. Halbuki insanlar öyle sevilmiyor. Benim açımdan değil, genel olarak. Kimse kimseyi anladığı gibi sevmiyor yani. Ha ben nasıl severim, o apayrı bir konu. Derdim o değil.

Küçükken ne izlesem müzikleri aklımda kalırdı mesela. Elbette bunların yapımla çok büyük alakası var. Evet çift manada, hem benim yapımla, hem de izlediğim yapımla. Ama biraz pay bırakmak lazım; bu yapımların temasal müzikleri, şarkıları sizinle izlediğiniz şeyler arasında o kadar büyük köprüler kurdular ki ne onları ne de o an hissettiklerinizi unutamadınız. İşte öyle bir şey, aynen.

Benim için müzik efsane bir konumda bu hayatta. Müzik zevki yüzünden bir insanı sevmeyecek kadar ileri gitmiyorum tabii ki; ama tersi kuvvetli bir şekilde mevcut. Müzik zevki yüzünden sarıp sarmaladığım insanlar var.

Bence şarkılardan güzel manalar çıkaran insanlar kötü olamazlar. Cidden böyle saf (salak manasında da algılayabilirsiniz, izin veriyorum) bir düşüncem var. Cidden buna inandığımdan söylüyorum yani, lafta değil. Oradan bir kadın çıkıp, "be my runaway love" diyor, öbürü "lies set me free" diye bağırıyor. Elliott Smith her zamanki umarsızlığının altındaki darbe yemişliğiyle "...drive them away, the images stuck in your head, the people you've been before that you don't want around anymore" dediğinde, "bu adam beni anlatıyor" diyebiliyorsun ve o adamın intihar ettiğini hatırlayınca üzülüp, buruluyorsun, sonunda da kendini biraz olsun "out of time" hissediyorsun.

Ve bir insandan asla alamayacağınız belki de yegane şey, müziktir. Müzik kafamızda, kurduğumuz dünyalarla birlikte kafamızın ta gerilerinde, bilinçaltımızın mezarlığında saklıdır. Her zaman duymamıza gerek yoktur. Duymasak da işitebildiğimiz bir olgudur, ki bu beni pek çok yerde, çoğu şeyden fazla ayakta tuttu.

Çünkü bir şarkıda "Cause baby, I'll be what I wanna be. Crazy as it maybe, I'll die when I wanna..." denmişti bile.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Şükran

Halimiz hal, yolumuz yol değil. Şu zamanda tek sevincim, hala şaşırabilme yeteneğine sahip olmak. Ama o da ara sıra büründüğüm düşük zeka haliyle ilişkilendirilebilir. Bu açıdan iki ucu boklu değnek tabii. Yine de işi iyiye yorarak, benim saf oluşuma dayandırabiliriz. En azından siz öyle yapın. Cidden...

Matah bir insan değilim, merhametsiz bir yanım var. Bununla birlikte, sıklıkla rüyalara karşı saplantılı olduğumu dile getiren biri olarak içimdeki vicdan muhasebesinin bu durumla hiç alakadar olmadığını bilmenizi, daha da önemlisi anlamanızı temenni ediyorum. Kafam fesatlığa çalışmıyor. Olmuyor yani, olmuyor. Gerçekten bunu denediğim zamanlar oldu, ama kötü olabilecek kadar zeki olmadığımı anlayınca hıyanetliğe de lüzum olmadığını kavradım doğal olarak. Çok şükür, beyinsiz değilim.

Bu yüzden bugün bile sorunlu bir küçük çocuk gibi, en ufak hatta hiç dert edilmeyecek şeyler hakkında az da olsa zaman zaman endişe duyuyorum. Beni sıkıntıya sokan, zarar gördüğümü düşündüğüm veya en basitinden canımın sıkıldığı durumlarda yüzleşmekten çok kaçma eğilimi gösteririm. Gergin olduğum hiçbir anda, hiçbir şekilde kriz yönetimi yok bende. Bana sorarsanız kriz yönetimi bende hiçbir şekilde yok, ama rahatlıkla halledebildiğim, çözüm getirebildiğim  birkaç içinden çıkılmaz durum hatırlar gibiyim. Bu yüzden meselelere soğukkanlılıkla yaklaşıp, olayları tarafları güzelce idare ederek çözebilen, sağduyulu insanlara hastayım. Benimki de laf gerçi, onlara alem hasta. Fakat şöyle bir şey de var; bu saydığım haltların hiçbirini beceremediği halde aksini iddia edip her olaya atlayan ve ortamı daha çok geren insanlardan daha çok tanıdım bugüne kadar. Buna da çok şükür ki şu anda yakın çevremde öyle biri yok. Bense genelde yalnızca gerilen ve inatla derdini anlatmaya çalışan taraf oluyorum bu tarz olaylı hadiselerde. Bu da ayrı bir eğlence. Çünkü işin altından kalmayacağım deyip, karşı tarafa bok atıp, tüm meseleyi kavga dövüşe de getiremiyorum. Bende enayilik derecesinde "insanları kırmak istemiyorum" boku var. Cidden size sayıp sövüyorsam, siz benim canımsınızdır. Sizi kırma çekincesi yaşamıyorumdur. Ama sizin akla mantığa aykırı bir çıkışınızda susuyorsam, korkacak bir şey yoktur. Biz zaten sizinle hiç samimiyet kurmamışızdır. Beni tanıyan insanlar genelde beni bu özelliğim yüzünden severler, samimi olduğumu düşündükleri için. Aslında bana göre, bu bir özür. Tanımadığım insanları çok çabuk affedip, hatalarını görmezden gelebiliyorum. Samimi olmadığım insanlara karşı sınırsız bir sabır anlayışım var, herkese hoşgörü gösterebiliyorum. Fakat madalyonun öbür yüzü böyle söylemiyor. Yakınımdaki herkese patlayıp, sövüp, sayabiliyorum. Dobra bir şekilde her şeyi söyleyip, alaya alabiliyorum. Ondan sonra da içten pazarlıklı olmadığım için sevinmek düşüyor payıma. Ve yazımın üçüncü şükürü geliyor; iyi ki arkadaşlarım anlayışlı insanlar. Hoş öyle olmasalar arkadaşım olmazlardı herhalde.

Bütün bunları buraya döktükten sonra şov maksadı taşıdığımı düşünürseniz acayip derecede darılabilirim. O yüzden yapmamanızı tavsiye ederim. Nitekim "ben yazayım da, kimse okumasa da olur." mantığına sahip insanlarla da tanışıklığım var. Böyle bir şey söz konusu olursa iplemem yani, siz bilirsiniz. Bana ne.

Sağlıcakla kalın.

10 Ocak 2013 Perşembe

Benim Adım Koç, Yükselenim Balık

Bundan daha genç zamanlarımda, az önce olduğu gibi şu yazıya nasıl başlayacağımı dakikalar boyunca düşünmezdim. Halbuki şimdi eskisinden çok daha fazla kitap okuyup, çok daha fazla film izleyip, insanları çok daha fazla dinliyorum. Ama sorunun nerede olduğunu çözer gibiyim. Yani, en azından bu işe kafa yordum ve artık bir hipotezim var.

Son günlerde, yalnızlığa biraz daha yakın duruyorum. Eskiden olduğu gibi, milyon kişiyle milyon ilişkim yok. Daha az insanla muhatap oluyorum diyebilirim tam anlamıyla anlatmak gerekirse. İşin özü; yanındayken kendimi güvende hissettiğim insanların dışında pek kimseyle görüşmüyorum ve hatta kafama takmıyorum. Radarıma girip, geçiyorlar. Kimse eskisi gibi kalıcı değil. Sıkıntı da buradan doğuyor olsa gerek, eksisinden daha fazla hikaye veya teori veya ne bileyim düşünce balonu biriktirdiğim halde bunları çok az anlattığımı hatta hiç anlatmadığımı fark ettim.

Malum, beynimin bu tarz şeylerin turşunu kurma gibi bir yetisi yok ne yazık ki... Ne yazık ki diyorum çünkü olmasını çok isterdim. Artık güzel şeyleri unutmaya başladım. Fazlasıyla unutmaya başladım. Önceden kafamın karnaval yeri gibi olduğunu hatırlıyorum. Öyleyken mutlu değildim. Şu an az da olsa mutluyum. Fakat yaşamak için mutlu olmaya ihtiyaç duymadığımı biliyorum. Ve bu farkına varma işlemi, çok acıdır ki, rüyalarım vasıtasıyla gerçekleşiyor. İşte bu kötü. Nasıl desem? Kötü. Eziyet veya işkence sözcüklerini kullanmak istemiyorum. Mübalağayı seven bir insan olmama rağmen bunlar bana ağır anlamlar gibi geliyorlar şu an. Sadece kötü demek şimdiki zaman için yeterli.

Rüyalara, fikirlerime olduğumdan daha bağlıyım. Onlar için sakladığım ayrı bir sadakat var içimde. Enteresan bir biçimde hassasım bu konuda. "Sulugöz" kokusuna bayıldığım yıllara dönelim mesela. Şimdikinden aşağı kalmayacak bir biçimde inatçı ve kararlı bir çocuktum. Çok iyi kavga ettiğimi ve bunun matah bir hüner olmadığını şuraya yazarak belirtmek istiyorum. Ancak hiçbir zaman kavgaya meyilli olmadım. Her zaman öyle gözükmüş olabilirim. Bir dönem çok fazla kavga ettiğimi de söylemeliyim, fakat pasif-agresif benim asıl adımdır. Hırçın bir kişiliğim olduğunu kavramışsınızdır yani. Ama çocukluğumun o yıllarından hatırladığım en keskin hatıra, apartman kapımızın önüne üç tekerlekli bisikletimle yanaştığım anda gördüğüm çocuktu. Hayatımın yalnızca dört veya beş saniyesini kapsayan bu görüntü, sadece ağlamak üzere olan buruk bir çocuğu içeriyor. Sonrasında yanından hızlıca geçip, beşinci kattaki evimize koşar adım çıktığımı ve kendimi annemin kucağına atıp hıçkıra hıçkıra ağladığımı ve anneme sürekli, çocuğun çok acıklı durduğunu, bundan çok etkilendiğimi yinelediğimi hatırlıyorum. Bunu bugün anneme hatırlattığımda hala benimle dalga geçer. Bu da ayrı bir hikaye, elbette.

O zamandan beri, o ünlü "ağlayan çocuk" tablosu tarzı bir şey görsem veya karşıma sakat, hasta bir hayvan çıksa boğazım düğümlenir. Böyle zamanlarda da kendimi melankoliye koşarım. İçimde şahlanan gök gürültüsünü kafama itip, hayal kurarım. Ve yarım kalan fikirler, belki bir film, belki de bir şarkı olur. Ama; içimde, gizli saklı. İşte gelin görün ki bu sıra bunlardan o kadar çok var ki, doyamıyorum. Anlatamıyorum. Unutup, karıştırıyorum. Bu yüzden sıklıkla deja-vu yaşıyorum.

Dedim ki bari bu derdimi sayfalara dökeyim.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Akıntı

Söylemekten rahatsız olduğum çok şey var. Uzun süredir. Epeyce uzun bir süredir kendimde değilim ve kendimi dinlemiyorum. Zaten hep başka şeyler dinledim ben. Başka kadınlar, başka şarkılar. Acı bir şekilde fark edeli çok olmadı, kendi hazineme gömdüğüm şarkıları artık dinleyemiyorum. Halbuki hepsi kafamdaki kurşunlar gibiler. Bütün hüzünlerimle taşıdığım şarkılar yani. Epeyce bellemişler hafızamı, her bir koridorunu, köşesini, ucunu ve hatta ve hatta ziyanlarını benden daha iyi biliyorlar. Şarkılar hafızamı benden daha iyi tanıyorlar. Yoksa ben düpedüz unutkanım. Afyon gibi bazıları, almayagör. Kilitliyorlar her yerimi, boydan boya, tepeden tırnağa. Oysa hepsinde güzel baharlar, sıcak gülüşler vardı. Her hatıra, her kadın gibi.

Kendime sakladığım her şeyin sonu, utanç içinde yüzüstü bırakıldığıyla kalıyor. Evet, böyle bir huyum varmış meğer. Çok büyük sevinçlerle hayata sarılıp, aynı günün akşamı şoka girdiğim anılarım var özenle ve düzenli bir şekilde hatırladığım. Kendimi rahat bırakamıyorum. Tıpkı filmdeki gibi, her seferinde tehlikeli bir aklın itiraflarına sarıyorum. Sarıyorum. Başa sarıyorum. Acılarımı şımartıyorum. Kendimi yerin dibine sokarken, başımdan geçenleri yere göğe sığdıramıyorum. Sığmıyorlar, ben alıp başımın üstüne yerleştiriyorum. Ama bunu yaparken bile bencilce davranıyorum. Bir kadından özür dilerken bile, onunla yaşadığımız kötü şeyler için, onun kafasında yok olmam gerektiğini bildiğim ve düşünebildiğim halde; kendimi, kendi yarattığım ateşlerin içinden çıkarmak için gidip ondan özür diliyorum. Evet. Halbuki böyle giderse, bu mantıkla bir paradoks oluşacak ve ben gerçekten boğulmaya başlayacağım. Ondan özür dilediğim için özür dilemem gereken bir durum ortaya çıkıyor esasen. Ve ben kafamın içinde saçmalamaktan o kadar sıkıldım ki... Öylesine sıkıldım ki...

Bilmiyorum. Abartıyorum işte. Küçük yaşta ölçümü kaçırdım ve bir daha da düzlüğe çıkamadım. Evet, tam olarak düşündüğüm şey bu. Mübalağa huyum benimle birlikte büyüdü, büyüdü ve büyüdü. Tıpkı bu cümlede olduğu gibi.

Ama "Confessions of a Dangerous Mind"taki gibi işte... Son zamanlarda aklıma yeni bir oyun fikri geliyor. Potansiyelini harcarken çocukluğuna saplanıp kalmış üç adam, başından geçenleri ve yaptıkları ziyanları düşünüyorlar; ortaya da bir silah konuluyor. İntihar etmeyip, hayatta kalan oyunu kazanıyor.
Ödülü de bir şemsiye... Girince açılan cinsten.

11 Ekim 2012 Perşembe

Bu Ben Olamam Herhalde - 15


"Hayatımıza çeşit çeşit insanlar giriyor. Bunca yılın verdiği tecrübeye dayanarak söyleyebilirim ki, hayatımıza alıp canımız ciğerimiz yaptığımız insanların "oha sen ne cins bir adammışsın lan!" türünden insanlar olmaları imkansıza yakın. Çünkü hayatımın geç bir dönemine denk gelen aydınlanma evresinde idrak ettiğime göre, bu insanların karakterleri, kendi karakterlerimizle çok yakından örtüşüyor ve aşırı bir paralellik gösteriyor.

Yakın bir arkadaşın cinsin, antenin önde gidenidir, ama seversin. Neden sevdiğini sorsalar kem küm eder, bilmediğini söylersin. Fakat o sırada içinde uyanan bir itiraf vardır. O adamı gerçekten kendine yakın görüyorsun çünkü o cins, o anten sensin. O adamda gördüğün manyaklığın yadsınamayacak kadar bir yüzdesi senin yüreğinde pompalanıyor olmasa, sen o adamdan zerre hazzetmezsin. Demem o ki, çevrenizdeki insanlarla kendinizi kıyaslamayı bırakın. Sonuçta ya siz çevrenizi oluşturursunuz, ya da çevreniz sizi oluşturur. Bunun bir "Aaa ben yalnız büyüdüm, kendimi şöyle böyle, bık bık geliştirdim." versiyonu yok. Hele ki tek çocuk olduğunuz halde böyle bir safsata varsa içinizde lütfen siktirip gidin, ki daha da birbirimizle benzeşmeyelim."

O gece, kör bir saatte otobüs beklerken kafamdan tam olarak bunlar dökülüyordu. Belediyenin yeni boyadığı, gıcır gıcır, sarı beyaz kaldırım taşlarında körleşmiştim. Bu koca monoloğun başlama sebebiyse, içimdeki "ya son otobüs kaçtıysa" paniğini başımdan savmaktı. Arada sırada geçen dolmuşların telaşlı motorlarına kulak kabartıp başımı kaldırsam da aklımdaki başı boş cümlelerden başka bir yöne sapmıyordum. Havada inceden bir ayaz vardı. İnce hırkamın kapşonunu çaresizce başıma boca etmiş, homeostasisin kendini göstermesini bekliyordum. Derken durağın arkasında ani bir patırtı koptu. Arkasından ağırca bir küfür savruldu. O anki sıçramayla belki de sonunu getiremeyeceğim, ama o ana dek büyük çabalarla, hunharca sarfettiğim bütün cümleler boğuluverdi. Kafamda yalnızca muğlak bir soru vardı şimdi: "Noluyor amına koyayım?"

Bir anlık gafletle, beynime giren muğlak sorunun da gazına gelerek arkamı dönmüş bulundum. Başımı çevirmemle kirden siyaha dönmüş soluk ceketinin kolları omuzlarına kadar sıvalı, kafası bir hilal şeklinde kel ve tahminimce ellilerinin ortasında iki kan çanağı göz, beni alnımdan mıhladı.

"Bir sigaran var mı?" dedi. Bunu o kadar çabuk söylemişti ki, sanki ağzıyla göğsüme doğru ateş etmişti. O an bozulan yalnızlık zırhımın da etkisiyle sendeledim. Konuştuğumu zannediyordum ki, yalnızca ağzımı açabilmişim.

"Sana dedim birader, beni zora sokma. Varsa ver yoksa canın sağolsun, ama ben bunu unutmam. Affetmek tanrıya mahsustur, ben bunu bir kenara yazarım." dedi.

"Yok" dedim, "Ben öyle demek istemedim." O an durup düşünmeme gerek yoktu, tam bir gerizekalıydım. Adama hiçbir şey söylememiş olmama rağmen, tam da az önce söylediğim gibi, yani tam bir gerizekalı gibi savunmaya geçmiştim. Lafın özü, adamın ağına düşmüştüm, oltaya gelmiştim.

"Ha yani bilelim." dedi, "Ben buranın gediklilerindenim, bir ıslığıma alırlar seni aşağı, neye uğradığını şaşırırsın. Varsa ver yoksa canın sağolsun, ama ben bunu unutmam." dedi.

Şok olmuştum. "Vay annesini ya, sen nasıl dedin onu öyle?" deyiverdim.
"Ney?" dedi. "Şey..." dedim, "...gediklilerindenim?". Biraz durdu, düşündü. Kendi içinde hecelemeye çalıştı. Kem küm etti söyleyemedi.

"Lan!" dedi, "Gavat mısın nesin? Ne bok yemeye sordun bunu?! Senin yüzünden şimdi söyleyemiyorum." Yere bakarak sırıttı, başını kaldırıp "Yoksa biz mürekkep yalamış adamızdır alimallah, bizden kelime kaçmaz." dedikten sonra ağzını açtı. Ağzı leş gibiydi. Mürekkebi yalamayı geçtim, kana kana içmiş olabilirdi. Teşbihte hata olmaz. Bunu ağzına bakarak değil, sırtına yüklediği tonla mecmuadan, sarı kapaklı, gazete promosyonu romanlara bakarak söylüyorum.

"Eee?" dedi, "Var mı sigaran? Varsa ver yoksa canın sağolsun, ama ben bunu unutmam." dedi.

"Yok." dedim, "Kullanmıyorum ben, başlamadım, başlamayı da düşünmüyorum."

"Başlayacaksın." dedi bastırarak ve gözlerime bakarak tıslayışını yineledi, "Başlayacaksın."

O sırada beklerken yaşlandığım otobüsüm durağa yanaşıyordu, arkamı hafifçe süzdüm. İçimden, "İyi bakalım. Bundan sonra her gelişimde bir selamını alırım. Varsa ver yoksa canın sağolsun, ama ben bunu unutmam." dedim. Otobüsün camına doğru dalışa geçerken, beni o halde tek başıma konuşurken gören oldu mu diye düşünüyordum. Etrafta kimsecikler yoktu. Olsun dedim kendi kendime... Benim bir otuz sene içinde, bu hale geleceğimi kim nereden bilebilir ki? Bu ben olamam herhalde...

13 Eylül 2012 Perşembe

Bu Ben Olamam Herhalde - 14

"
Sürekli istediğim bir şey var. Kafamı boşaltmak istiyorum. Bunun için geliştirdiğim epeyce bir yöntem var. Kendimi telkin etmek gibi veya kendimi sürekli olarak bilinçli bir şekilde düşünmeye sevk etmek gibi... İkincisini yapmak için illaki dışarı çıkmam gerekiyor. Yoldan geçen insanlara dikkatlice bakıp yaptıkları şeyleri veya gözüme çarpan detayları bir bir düşünüp, aklımda tutmaya çalışıyorum. Göz ucuyla gördüğüm şeyleri net bir şekilde kafamda canlandırmaya çalışıyorum. Beynimi çok zinde tutuyor. Ve inanın bana, hiç ama hiçbir şey düşünmüyorum. Bu eylem tam anlamıyla kafamı boş, bomboş tutmama yardımcı oluyor. Denemeden bilemezsiniz. O yüzden o sarı kafanızı bilinçli olarak meşgul ederek kendinizi, yalnızlığı, ev kirasını veya kalbinizi kıran en son manyağı düşünmekten alıkoymanızı tavsiye ediyorum. Evet çocuklar, kadınlar ve kadınlardan daha güzel olan sarışınlar... Bunu evde deneyin! Deneyebilirsiniz, hatta denemelisiniz. Keza bana bakıp, yazdıklarımı okuyup, biraz olsun düşündüğünüzde - evet hakkımda tam olarak benim hakkımda düşündüğünüzde - (iki saniyeliğine de olsa yapın bunu) benim şu anda, bulunduğumuz şu saniye hatta salise içerisinde, anbean bu eylemi gerçekleştirdiğimi farkedebilirsiniz. Evet, doğru idrak ettiniz. Bu bir eylemdir. Ne oldu? Yandı değil mi ampul? Gerizekalı. Yoksa ben neden yazayım ki... Tamam belki sizi çok özlemiş olabilirim. Ama kim olduğumu bile bilmeyen biri için oturup satırlarca saçmalık veya övgü, en olmadı küfürler dolusu sevgi sözcüğü yazacak değilim. İçime sığmıyorsunuz, bu doğru. Fakat kan olup damarlarımda aktığınız vakit ben de şarkılarınızı hep bir ağızdan kendi kulaklarıma anıra anıra söylemekten cayabilirim. Ne dediğimin siz bile farkında olmadıktan sonra, hiç duymadığım, dillendiremediğim iç sesimle ben nasıl muhatap olabilirim ki? Grip olmuş yavrucak. Öyle varsayıyorum. Aksi halde benimle konuşmaya tenezzül etmediğini düşünmek çok canımı yakacak. Ancak canımın yanmasına izin veremeyiz değil mi? Çünkü şu anda kafamı boş tutma ve biraz beynimi çalıştırma egzersizi içerisindeyiz. O yüzden şu an çünkü bokundan nefret ettiğim bile aklıma gelmiyor mesela. Mesela yani? Hatırladınız mı? Bombacı Mülayim. Bende de beş as var sarışın. Hayır olmadı, bu repliğime karşılık bana "limon ye o zaman hıyar" demeliydiniz. Ben de o sarı kafanızı ısırma niyetimi gerçekleştirebilirdim. İçimden gelmiyor değil. Karşımda çok hüzünlü duruyorsunuz. Oysaki biz yağmurlu havaları severdik. Paralel evrende sigara külleri içinde kurumuş ciğerlerimizi ezen yaş yapraklar vardı bir ara. Sırf biz eğlenecek değiliz ya doğanın yitirdikleriyle, eğlenmek onların da hakkı. Biliyorum, farkındayım. İçiniz acıdı tam da şu anda bana. Hani bir şarkı vardı. Bu kızı yeniden büyütmeliyim. Bence o kız şu anda bu yazıyı okuyor. Mal, yemin ediyorum mal. Salak. Öyle biri olsa oturup bir başıma daktilonun başında delirmezdim. Bir kere öyle bir şey, delirecek bir kadınım olduğuna ve ona ulaşmaya çalıştığıma delalettir. Hem benim büyütecek bir kızım bile yok. Siz hala neyin derdindesiniz? Elbette ki olsun isterdim. Gülümseyin lan biraz! Ben burada sırtı kaşınan bir kedi yavrusu gibi içimi dökerken, siz tasmasına alışamamış, kısa boyunlu bir midilli gibi somurtuyorsunuz. Hani sizin tek boynuzunuz? Hatta Pegasus olmanız gerekirdi. Ama heveslenmeyin, bende Herkül olacak maya yok. Doğuştan anti-karakterim ben. Eksenim. Siz Pegasus'ken, ben İkarus olurdum. Öyle mal mal uçardım "güneşi gördüm" diye. Sizden bana bir Kırmızıgül çıkmaz tabii. O kadar okudum belki adam olurum diye, sonuç olarak bir Kırmızıgül edemedim. O yüzden yanan kanatlarım için götünüze kına yakabilirsiniz. Ne diyorsun abim? Ha... Saygılar Edith. Saygılar Piaf. Saygılar Brütüs'üm, can yeleğim, daktilom."

Sakin bir sinirle yerinden kalktı, takılan daktilosunu camdan dışarı fırlattı. Belki de takılan plağa içlendi yazamayan yazar...