Bundan daha genç zamanlarımda, az önce olduğu gibi şu yazıya nasıl başlayacağımı dakikalar boyunca düşünmezdim. Halbuki şimdi eskisinden çok daha fazla kitap okuyup, çok daha fazla film izleyip, insanları çok daha fazla dinliyorum. Ama sorunun nerede olduğunu çözer gibiyim. Yani, en azından bu işe kafa yordum ve artık bir hipotezim var.
Son günlerde, yalnızlığa biraz daha yakın duruyorum. Eskiden olduğu gibi, milyon kişiyle milyon ilişkim yok. Daha az insanla muhatap oluyorum diyebilirim tam anlamıyla anlatmak gerekirse. İşin özü; yanındayken kendimi güvende hissettiğim insanların dışında pek kimseyle görüşmüyorum ve hatta kafama takmıyorum. Radarıma girip, geçiyorlar. Kimse eskisi gibi kalıcı değil. Sıkıntı da buradan doğuyor olsa gerek, eksisinden daha fazla hikaye veya teori veya ne bileyim düşünce balonu biriktirdiğim halde bunları çok az anlattığımı hatta hiç anlatmadığımı fark ettim.
Malum, beynimin bu tarz şeylerin turşunu kurma gibi bir yetisi yok ne yazık ki... Ne yazık ki diyorum çünkü olmasını çok isterdim. Artık güzel şeyleri unutmaya başladım. Fazlasıyla unutmaya başladım. Önceden kafamın karnaval yeri gibi olduğunu hatırlıyorum. Öyleyken mutlu değildim. Şu an az da olsa mutluyum. Fakat yaşamak için mutlu olmaya ihtiyaç duymadığımı biliyorum. Ve bu farkına varma işlemi, çok acıdır ki, rüyalarım vasıtasıyla gerçekleşiyor. İşte bu kötü. Nasıl desem? Kötü. Eziyet veya işkence sözcüklerini kullanmak istemiyorum. Mübalağayı seven bir insan olmama rağmen bunlar bana ağır anlamlar gibi geliyorlar şu an. Sadece kötü demek şimdiki zaman için yeterli.
Rüyalara, fikirlerime olduğumdan daha bağlıyım. Onlar için sakladığım ayrı bir sadakat var içimde. Enteresan bir biçimde hassasım bu konuda. "Sulugöz" kokusuna bayıldığım yıllara dönelim mesela. Şimdikinden aşağı kalmayacak bir biçimde inatçı ve kararlı bir çocuktum. Çok iyi kavga ettiğimi ve bunun matah bir hüner olmadığını şuraya yazarak belirtmek istiyorum. Ancak hiçbir zaman kavgaya meyilli olmadım. Her zaman öyle gözükmüş olabilirim. Bir dönem çok fazla kavga ettiğimi de söylemeliyim, fakat pasif-agresif benim asıl adımdır. Hırçın bir kişiliğim olduğunu kavramışsınızdır yani. Ama çocukluğumun o yıllarından hatırladığım en keskin hatıra, apartman kapımızın önüne üç tekerlekli bisikletimle yanaştığım anda gördüğüm çocuktu. Hayatımın yalnızca dört veya beş saniyesini kapsayan bu görüntü, sadece ağlamak üzere olan buruk bir çocuğu içeriyor. Sonrasında yanından hızlıca geçip, beşinci kattaki evimize koşar adım çıktığımı ve kendimi annemin kucağına atıp hıçkıra hıçkıra ağladığımı ve anneme sürekli, çocuğun çok acıklı durduğunu, bundan çok etkilendiğimi yinelediğimi hatırlıyorum. Bunu bugün anneme hatırlattığımda hala benimle dalga geçer. Bu da ayrı bir hikaye, elbette.
O zamandan beri, o ünlü "ağlayan çocuk" tablosu tarzı bir şey görsem veya karşıma sakat, hasta bir hayvan çıksa boğazım düğümlenir. Böyle zamanlarda da kendimi melankoliye koşarım. İçimde şahlanan gök gürültüsünü kafama itip, hayal kurarım. Ve yarım kalan fikirler, belki bir film, belki de bir şarkı olur. Ama; içimde, gizli saklı. İşte gelin görün ki bu sıra bunlardan o kadar çok var ki, doyamıyorum. Anlatamıyorum. Unutup, karıştırıyorum. Bu yüzden sıklıkla deja-vu yaşıyorum.
Dedim ki bari bu derdimi sayfalara dökeyim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder