"*
Ellerini yıkadı. Başını duvara dayadı ve derin bir iç çekti. Ölen annesini düşünüyordu. OF! Sizce de kulağa saçma gelmiyor mu? Yani bakın; bu adam pasif agresif bir ayyaş ve hayatında annesinden başka kimsesi yok(tu). Öyleyse annesi öldükten sonra da patlamayacaksa ne bok yiyecek bu adam! Bazen ölesiye saçmaladığımı düşünüyorum ve böyle düşünmeye başladıktan sonra saçmalama boyutum öldüresiye olmaya başlıyor. Kendi içinde terfi ediyor yani. O kadar salaksınız ki, sırf siz bir şeyleri anlayabilesiniz diye sürekli "yani" demek zorunda kalıyorum ve oturup siz tuvalette sıkılmayın diye uyduruk, popüler kitaplar yazmaya çalışıyorum. Çünkü benim geçim kaynağım bu! Çünkü kelimesinden nefret etmeme rağmense sürekli kullanmak zorundayım, ben bir yazarım! Dolayısıyla da hiçbir kelimeden tiksinme veya nefret etme lüksüm yok. Hiç de adil değil. Mesela siz şimdi orada oturup benim ne anlattığımdan haberdar değilken ben sizin güzel sarı saçlarınıza bakarak iç geçirmek ve hormonlarımı bastırmak zorunda kalıyorum. Aksi halde size asılmam işten bile olmazdı. Ama önümüzdeki yetmiş yıl için çapkınlığa tövbe ettiğimi biliyorsunuz; yine de bana bu kadar güzel gülümsemekten hiç ama hiç geri kalmıyorsunuz kuzum. Bakmayın bana öyle, lütfen. Önümüzde hovardalık seçeneğinin olduğunu ben de biliyorum, fakat ne yazık ki bu seçeneği yalnızca esmerler ve kumrallar için kendime geçerli kıldığım gerçeğinden bihabersiniz. Belki de artık hayatımda bir kadına ayıracak kadar emek, çaba, fedakarlık kalmamıştır; ne dersiniz? Bunu bir düşünmelisiniz. Çünkü her seferinde hayatımdaki kadınların kendini mahvetme çabası benim üzüntülerimle ve asabiyetimle son buluyor ve ben hayatıma giren her kadının benden beklediği derin anlamlar, görkemli cevaplar, açıklayıcı itiraf ve savunmalar yüzünden şu nefret ettiğim "çünkü" bokunu sürekli dilime pelesenk etmek zorunda kalıyorum. Aslında biliyor musunuz? Bir şeyler için zorunda kalmaktan nefret ediyorum. Kadınlardan da vazgeçemiyorum. Ancak gelin görün ki aklıma zincirlediğim her kadın büyük beklentileri de beraberinde koynuma sokuyor. Yapamıyorum! O yüzden dördüncü keredir aslını sormaktan vazgeçin, ben de size şatafatlı hikayeler anlatayım. Tabii böyle bir şey yapmamı beklersiniz, cidden beklersiniz. O zaman gelin sizinle ortaokul yıllarıma gidelim de size kadınlar ve beklentiler arasında çürüyen ömrümün ilk kırıntılarından söz edeyim. Altıncı sınıftayım ve önümde oturan kızdan hoşlanıyorum. Evet bildiğiniz gibi, aferin. Hoşlanıyorum. Ama babamın ölümünden sonra hayatımı göğüs kafesime kapatmışım, alımlı bir kız için de içimdeki mezar taşını kıracak cesaretim yok. Belki korkmuyorum da kaçıyorum. Belki de babamla ezilen duygularımı açık etmek beni ürpertiyor. Şu anda hatırlayamayacağım, ukalalaşmayın. Anlatıyorum işte! Dediğim gibi kız benim önümdeki sırada oturuyor. Bu olay cereyan ettiği sıralarda fen bilgisi dersindeyiz ve ilginç bir şekilde o sıralar fen bilgisi benim en sevdiğim ders! Başarısız bir yazar için makul görülebilir, evet! Kapayın çenenizi! Öğretmenimiz dersi boşlamış, üç kişi muhabbet ediyoruz. Ben, kız ve yanında oturan dallama... Bu dallama, eşek sucuğu arkadaş da benim kızdan hoşlandığımı biliyor. İşin garibi aslında kız da ondan hoşlandığımı biliyor. Durum böyleyken o "e.s." (yani eşek sucuğu, ama artık kısaca e.s. şeklinde analım, yoksa sinirime dokunuyor) birdenbire, sanki vahiy gelmişçesine, pezevenkçe bir aydınlanmayla, muhabbetin ortasında "sen Nevin'den hoşlanıyor musun, onu seviyor musun" tarzında laflar etmeye başladı. Ben de haliyle henüz yeni kilit vurduğum küçücük tüysüz göğsümü parçalarcasına yarıp içimdeki ışığı Nevin'in yüzüne vurmaya hazır değildim. Haliyle kem küm etmeye, kekelemeye ve kızarıp morarmaya başladım. Şu dört harfli kelime tam kırk dakikalık ders boyunca ağzımdan çıkamadı: "Evet". Sonrasında kız herhalde halime acımış olacak ki; "teneffüste bana çikolata alır mısın?" diye sordu. Ben ona bile evet diyemedim. Yok ebesinin darağacı! Evet, alırım dedim elbette. Siz de beni iyiden iyiye saf yaptınız. Evet belki biraz safım ama iyi niyetimden... İçten içe sevinmeye başlamıştım. Mideme düğümleyerek attığım kozalardan kelebekler açmaya başlamıştı. İçimdeki kömürü dökebilirdim artık, en kötüsünden bir dert ortağım olacaktı! Evet, belki sarışın değildi, ama gayet alımlı bir kızdı. Ben böyle on dakikalık bir süre için bile olsa, karanlık dünyamın, kör edici mahzenlerinden çıkmışken; kız bana doğru döndü ve yüzüme yarım yamalak bir bakış atarak; "boşver, vazgeçtim alma ya..." dedi. O gün ilk mide kanamamı geçirdim. Normalde böyle şeyleri dert etmeyen biriyimdir, ta o zamanlar bile öyleydim. Kendimi de moralman fazla çökmüş hissetmesem bile midemdeki kelebeklerden zehirlenmiş olacağım ki midem, o küçücük acı deposu midem iflas etmişti. Neticede annem geldi ve on dakikalığına havada süzüldüğüm bir günde ambulans eşliğinde hastaneye yol aldım. O yüzden bana gülüşünüzde bir samimiyet olmamasından korkuyorum. Çünkü biliyorum ki, beni terkettiğinizde bana hiçbir zaman "çünkü" ile başlayan bir sebep sunmayacaksınız ve "çünkü" ile başlatacağınız ve geçerli bir sebebinizin olacağı bir diyalog aramızda hiç yaşanmayacağından, bana yaşattığınız o on dakikayı asla bilemeyeceksiniz. Asıl acıtan gerçekse, benim o tarz bir on dakikayı tekrar kaldırıp kaldıramayacağımı bilmiyor oluşum. Bu yüzden hayatım boyunca beklediğim halde gelmeyen "çünkü"den nefret ediyorum.
İyi günler.
Bir anlık hışımla yerinden kalktı. Ağlamamak için sıktığı dişlerine isyan eden titrek çenesiyle uyuyakaldı yazamayan yazar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder