30 Nisan 2012 Pazartesi

Bu Ben Olamam Herhalde - 9


"
Bugün uykusuzluğun beni yediği ve bana yazmayı unutturduğu uzun günlerden biri. Ama yazmayı unutma konusunda son olacağı kesin. Hayatımda kendimi yorgun hissettiğim pek çok an oldu. Çok nadir zamanlarda her şeyi açık ve net olarak görerek kendimi güçlü hissettim. Özgüvenimin tavan yaptığı yıllarda etrafımda hiçkimse olmadığını farkettim. Henüz yeni farkediyorum esasen. Yalnız olmayı ben seçmiştim. Bu benim suçumdu. Evvelinde her şey bir kadın yüzündendi. Tahmin edebilirsiniz, zor değil. Kafasına eseni yapan ve kafasına eseni yapmadığını zamanlarda derin pişmanlıklar duyan biriyim. Bu yönümü seviyorum. Size açık açık söylediğim şeylerden epey yakınsam da hiçbir zaman pişman olmadım. Biliyorum ki başardığım bir şey varsa, bu benim galibiyetimdir; başaramayıp yüzüstü yere kapaklandığım olaylarsa hayatla rövanşım için zaferlerime önayak olacak avantajlı beraberliklerdir. Buna hep inandım, tıpkı beni defalarca düşürdüğü anlara rağmen aşka veya dostluğa inandığım gibi... Ama sonuç olarak yalnızlık benim için biçilmiş kaftandı, çünkü benim kalıbım buydu. Yalnız bir metobolizma benimkisi... Her zaman yalnızlığı seçtim. Bu benim suçum değil, bunu ben istedim! Her seferinde gerçekleşmiş olması da benim suçum değil. Mum ve rüzgar gibi olduk hep. Alevlerim büyüdü, ta ki sönene kadar. Aşık oldum. Şaşılacak bir şey değildi o zamanlar. En azından benim için. Çünkü ben aşık olmayı aşık olduğum kişilerden öte sevdim. Bu öyle bastırdığım çoğu şeyin aksine içimde ket vurabileceğim bir şey olmadı, asla. Olamadı. Ve benim ağzıma sıçtı. Kafama esti ve yaptım. Düşünmeden, kafamda beliren kelebek ömürlü bir kıvılcıma uydum, uzaklara geldim. Görünürde bu tercih yalnızca bir beraberlik içindi. Ama teoride bütün hipotezlerimi yalnızlık gerçeği çürüttü. Kendimle baş başa kaldım. Bu benim tercihimdi. Mutluydum, güçlüydüm, tıpatıp şarkıdaki adamdım: Bir Zamanlar Fırtınalar Estirirdim. Tek başına ayakta durmak insanı yoruyor. Bakmayın bana öyle... Benim öfkem saman alevinden öteye geçmedi. Fakat öyle bir harladı ki sizi hep kırdım. Oysa ben size hayrandım değil mi? Uzun süre yalnızca içinizdeki sesi dinleyerek yaşayınca, önceleri güçlüyken kendinize siper ettiğiniz bütün düşünceler uçuyor. Ve binbir güçlükle geliştirdiğiniz bütün savunma mekanizmalarını unutuyorsunuz. Hayatımda bu gibi dönüm noktaları çok canımı yaktı. Kendimi yazmaya ve okumaya verişim bu yüzdendir. Hiç yaşayacağımı düşünmediğim, hatta aklımın ucundan dahi geçmeyecek tonlarca durumla karşılaştım. Bunlar benim en güzel günlerimde, beni yerden yere çalarak çamura bulayan yıldız kaymalarıydı. Ben evren kadar karanlıkken, hayalgücümü hep samanyolu bildim. Buna tutundum. İnsanları çok sevişim bu yüzdendir. Hayalgücüm kimseyi karalamak için çalışmıyor. Ama size kafamı açıp gösteremem. Beni yanlış anlamalarınızdan nefret ediyorum; ancak sizden nefret edemiyorum. O kadar güzelsiniz ki... O gülüşünüz... Ta gözlerinizin pınarlarından kopup gelen nefesler... Benim iç çekişlerime yangın merdiveni oluveriyor. Hele ki oturup iki çift laf etmeyegörelim. Çay koydum ister misiniz? Lütfen gitmeyin. Yanına dünden kalma poğaçam da var?"

Bir anlık hınçla yazdığı kağıdı daktilosundan çekti; gözlerini gökyüzü bildiği beyaz denize gömerek hıçkırıklara boğuldu yazamayan yazar.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Bu Ben Olamam Herhalde - 8

"
Şimdi şöyle bir şey var. Çoktandır her şeyi boşladığım gibi sizi de boşladığımın farkındayım. Ama bunun sebebi koyvermiş olmam. Sizi değil, yanlış anlamayın. Tamam, belki sizi de... Yazamıyorum. Yazmak istiyor muyum, artık onu da bilmiyorum. Bu geceki gibi beni yazmaya, daha doğrusu üretmeye iten şeyler yaşamadıkça da yazmak içimden gelmeyecek sanırım. Çünkü, bu çünküyü acı acı kullanıyorum, kitabımın teslim tarihi geçti ve ben artık kendi kitabımın ne hakkında olduğunu unuttum. "...ve adam ölüverdi." gibi bir son yazsam belki de hiç sırıtmayacak. Bu gece beni buraya iten ne mi? Özel bir şey değil elbette... Sadece yağmur sonrası dışarda yürüyüş yaptım. Bir paket sigara aldım, ama bir tane içtikten sonra paketi çöpe attım. İçimden öyle geldi işte. Atmak istedim. Bazen böyle spontan davranasım geliyor. Nedense öyle olmak istiyorum. Koyvermek, umursamamak, aklına geleni aklına geldiği gibi aklına geldiği anda yapmak... Hepsi abuk subuk istekler olsa da insan kendini dinlemeli. Hatta en çok kendini dinlemeli. Beni de dinleyin tabii; ihmal etmeyin. Boşu boşuna sarı saçlarınıza kandım sanmayın. Sizin en sevdiğim özelliğiniz beni bu kadar sessiz sedasız bir şekilde dinleyebilmeniz. Sarışın oluşunuzdan sonra tabii... Evet, ne yapayım sarışın kadınlardan etkileniyorum. Ancak şöyle yadsınamaz bir gerçek var ki İsveçlileri sevmiyorum. İsterlerse bana sarışın haremi kursunlar, her istediklerimi yapsınlar. Umrumda değil. Bu gerçekten umrumda değil, yani demek istediğim; spontan davranmak adına bir umursamazlıktan söz etmiyorum şu anda. Ciddi konuşuyorum. Bütün o kasvetli, yalnız dünyalarında gözüme hep kötü görünüyorlar. Bu herhangi ırkçı bir düşünce değil, ayrımcılık da değil. Sadece öyle hissediyorum. Bütün o izlediğim filmlerde, tecavüzcü ve seksist, "modern" İsveçlilerle karşılaşmasam; okuduğum kitaplarda Nazi İsveçliler çıkmasa karşıma zebani gibi, onlar hakkında böyle hissetmeyebilirdim. Bu bir genelleme de değil. O yüzden ukalalık etmeden önce beni sonuna kadar dinlemenizi tavsiye ederim. Zira budalalık ederseniz sarı saçlarınıza acımam; atarım sizi bu sayfadan. Ne zaman oturup düşünsem kendimi düşünürken buluyorum ve sonra hep düşünmekte olduğumu farkediyorum. Sanırım bu yüzden bu kadar çok başım ağrıyor. Bilmiyorum demeyi çok isterdim; ama buna bir son vermem gerek. Çünkü son zamanlarda her şeyden kaçtığımı ve bunu "bilmiyorum" tekniğiyle gerçekleştirdiğimi farkettim. Hiç hoşuma gitmedi, inanın hiç ama hiç hoşuma gitmedi. Hatta o kadar hoşnutsuz hissettim ki, sırf bu denli bir dürüstlük sergileyerek size açtığım bu yalancılığı aktardığı için, az önce kullanmış olduğum bir adet "çünkü"yü sevebilirim. Çünkü o da benim gibi ve bu cümledeki gibi yapayalnız ve nesli dilimde tükenmekte. Kusura bakmayın, sadede gelemeyeceğim. Bu dünya bana garip geliyor, ama çok güzel. Hayat çok güzel. İnsanlar çok güzel. Asla kendimi bir hümanist olarak nitelendirmedim ve nitelendiremem. Buna rağmen insanlara verdiğim değerler farklı olsa da içimde bir yerlerde hepsine karşı bir sevgi besliyorum. Az ya da çok, bu sizi ilgilendirmez. Sizi ilgilendiren benden gördüğünüz kadarıdır. Başkalarıyla bu kadar ilgilenmeyin. En çok kendinizi sevin; ama bencil olmayın lütfen. Zamanınız kötü. "Götü kollayın." gibi bir lafla laubalilik yapmayacağım. Öyle bir adam olmadığımı az çok kestirmişsinizdir. Bunu söylüyorum; çünkü bu sabah bana eskisinden daha tatlı gülümsediğinizi farkediyorum. Baygın gözleriniz ise gözümden kaçmadı. Gözlerinize bakmayı seviyorum, gözlere bakmayı severim. Sevdiğim insanların hep gözlerine bakarım. Buna özellikle dikkat ettiğim insanlar var. Ne mutlu onlara, bana... Bugün kullandığım çünkülerin hepsini çok sevdiğimi farkettim. Artık uyumalısınız. Sizi uykuya tercih ederdim; ama Jeff Martin'in de dediği gibi: "I need you to be free" Benim için gözlerinizden öpün..."

Sessiz sedasız yerinden kalktı, buruk bir gülümsemeyle uyuyakaldı yazamayan yazar.

20 Mart 2012 Salı

Bu Ben Olamam Herhalde - 7

"*
....elleri kirlenmişti. Banyoya doğru yönelirken, ucu kırık boy aynasından kendini seyrediyordu. Ancak... Siz bakarken yazamıyorum! Sana söylüyorum kelebek gülüşlü, sarışın. Zaten hayatım bu ara dalgalanmakla meşgul. Dalga demişken, (yanlış anlamayın lütfen) denizden hoşlanan biri değilim. Yani deniz, kum, güneş bana göre değil.  Sevmiyorum. Ben daha çok şehir adamıyım, tatil beni şehirden daha çok yoruyor. Oryantal melodilere bayılıyorum, sanırım kanımda var ve şeker hastası olmaktan çok korkuyorum. Galiba nedeni anneannemin insülin maceraları içerisinde büyümüş olmam. İğnelerini hep ben ayarlardım. İğneler de bana göre değil aslına bakarsanız. Ama size çok çok önceden aslına bakarsanız aslını hiç sormamalısınız demiştim değil mi? Üçkağıtçılık etmeyin, elbette dedim. Çünkü işlerin aslı her zaman güzel çıkmıyor. Bazen keşke aslını hiç sormasaydım diyebiliyorsunuz. Bu yüzden bu "çünkü"yü  her zamankinden biraz daha az tiksinerek söylüyorum, nihayetinde anlattıklarım size ders olsun istiyorum. Aslını sorma olayı ilk canımı yaktığında henüz yirmi yaşındaydım ve canımı yakan "asıl" meselesi o zamanlar aptal aşık kontenjanını doldurduğum ve size daha önce de bahsettiğim sarışın sevgilime aitti. Sarışınımın yanına gitmeye uğraşıyordum. Bir dizi aksilik sonucu limana binmem gereken deniz otobüsünden yaklaşık yarım saat sonra ulaşabilmiştim. Telefonumdaki son enerji damlasıyla sevgilime yanına gelemeyeceğimi söyledim ve telefon suratına kapandı, şarjım da bitmişti. Ben geri dönmeye niyetlenirken, (artık ne kadar çaresiz görünüyorsam o ara) bir adam bana seslendi. Beni yanlarına aldılar, atladım gittim İstanbul'a. Bunların hepsi gereksiz ayrıntılar tabii. Cebimde bir tek dönüş param olmasına rağmen, yabancıların arasında otostop çekerek İstanbul'a gitmem ve sonra yediğim boynuzu görmem, yalnızca benim o sıra ne kadar aptal olduğumu gözler önüne seriyor o kadar! Gördüğüm kadarıyla siz de deli gibi eğleniyorsunuz! Hiç hoş değil... Neyse... Hatırınız için devam edeyim. Sağolsunlar, beni yanına alan aile Esenler'de bıraktı. Esenler'e varana kadar, arka koltuktaki cimcimeyle oyalandığımdan vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Çocuklarla aramın nasıl olduğundan size ne? Benden çocuğunuz olsun mu istiyorsunuz? Ne iğrenç şarkıydı o değil mi? Esenler'e varınca, silik tipimin avantajlarından yararlandım. Bir ara size bunun getirilerini de anlatırım. Servislerin durduğu otoparka geçtiğimde, karmaşık bir insan güruhu, şoförlere sora sora binecekleri servisi bulmaya çalışıyordu. Şoförle diyaloğa girdiğiniz zaman size indiğiniz otobüsü, hatta bazen bileti sorabiliyorlar. O yüzden kaçak binemiyorsunuz. Ama benim yeteri kadar tecrübem olduğu için, hemencecik bineceğim servise atlayıp, arka koltuğa pustum. Taksim'e varana kadar da çıtım çıkmadı. Yine yılan gibi süzülerek indim servisten. Sırtımda çantam, sarışınımın evine giden otobüse atladım. Ancak otobüsteki muavine hiçbir numara yediremeyince otobüsten yaka paça atıldım. Anlayacağınız, sonum yine otostop oldu. İlk olarak orta yaşlı bir kadının Volvo'suna denk geldim. Tam bir "bayandan satılık oto" idi. Ağır bir mango kokusu, aynaya takılı bir peluş ve hiç kullanılmamış bir küllük. Kadın beni ESMER kızına yamamaya çalışınca, dayanamadım, indim. Koyun kokulu bir kamyona denk geldim. Şükür ki şoför babacan adamdı, güle oynaya sohbet ederken içime işleyen ağır koyun kokusunu çabucak unutmuştum. Güç bela kız arkadaşımın evine vardım. Paspasın altına iliştirdiği yedek anahtarı elimle koymuş gibi buldum, eve daldım. Neler olduğunu merak ediyor olabilirsiniz; ama unutmadan size, ben asansördeyken, asansöre binmek üzere olan, ancak üzerimdeki ağır koyun kokusunu alınca gerisin geriye kaçan yaşlı kadından söz etmeden geçemeyeceğim. Öyle ki kadın sayemde bütün bacak ağrısını yenmiş olacak ki elindeki bastonu kucaklayarak kaçmıştı. Eve girdiğimde birkaç gülüşü takip ederek mutfağa yöneldim ve elinde birayla buzdolabı civarında takılan yarıçıplak bir "lavuk" gördüm. Sarışın kız arkadaşım bir anda ismimi haykırarak arkamda peydah olunca ona döndüm. Üzerindeki sütyen her şeyi ifade ediyordu. Sonuç olarak, o gün sarışın bir kadınla yarı çıplak takılan bir adamı nasıl dövebileceğimi öğrenmiş oldum. Bir bakıma güzel oldu, çünkü o güne kadar hep ben dayak yemiştim. O günden sonra döven de, aldatan da ben oldum sanırım. Aslına bakarsanız, onları daha kötü bir halde yakalamadığım için şanslı bile sayılırım. Kötü bir travma olurdu doğrusu. Bu arada küçük pozitif şeyleri yakalayabilmem de benim budala yanım... Bu yüzden bir daha bana hiçbir şeyin aslını sormayın. Sizden saklamam gereken şeyler var, gördüğünüz üzere..."

Bir anlık hışımla yerinden kalktı, sonuna kadar açtığı müzikle uyuyakaldı yazamayan yazar.

12 Mart 2012 Pazartesi

Bu Ben Olamam Herhalde - 6

"
Sanırım insomnia oldum. Hayır, aptal mısınız? Bu bir kitap cümlesi değil, kendimden söz ediyorum. Yaptığınız çok ayıp! İlk kez burada kitap yazmakta nasıl bocaladığımdan değil de kendim hakkında bir kaygıdan söz ediyorum ama siz hala... Neyse. Sanırım yalnızlık bana dokunuyor. Gençken çok hata yaptım. İçimdeki öfkenin yükselişte olduğu dönemlerde (ki bu dönemler genellikle liseye denk geliyor), yalnız kalmaktan çok korktum. Yalnız kalmak istemedim ve yalnız kalmamak için de tanımadığım insanlarla hızlı bir samimiyet kurmak istedim. Hayatımın en büyük çuvallamasıydı. O yüzdendir ki rüyalarımda hep lise anılarımı ve lisedeki arkadaşlarımı veya yalnız kalmama adına yaptığım hatalar yüzünden kendimden uzaklaştırdığım güzel insanları görüyorum. Onlara rüyalarımdan söz ediyorum, sizi gördüm diyorum. Ama geçmişte karneme "kırık" olarak işlediğim notların izleri hala geçmemiş olacak ki, yakınlaşamadığım insanlara bir umutla derdimi açtığım anda yine "siktirname" alıyorum. Olmuyor anlayacağınız. Sizinle de olmuyor, sizle de olmuyor. Çünkü çok güzel olduğunuz halde ben ne zaman içimi dökmeye başlasam siz eblek eblek sırıtıyorsunuz. Güzel gülüşünüzün aksine son derece itici olan bu "sırıtış" ise benim aklıma "çünkü"yü sokuyor ve ben çıldırıyorum! Biliyorum, siz de benim gibi "çünkü"den bıktınız. Belki bilinçaltımda sizinle böyle bir yakınlaşma, bir ortak nokta sağlamaya çalışıyorumdur, lütfen bana bu konuda biraz yardımcı olun. Hayat bazen ilerlemiyor, ama çoğunlukla su gibi akıp geçiyor. Oysa ben sizin aksinize ilerlemediği, donup kaldığı zamanları çok seviyorum. Mutlu oluyorum öyle anlarda. Gelecek bir yana, yaşadığı anı bile umursamayan biri olarak, ancak böyle anlarda geçmişimin güzel köşelerine dönüyorum. Hani bir geyik vardır ya; "beni tanısan çok seversin" şeklinde. Bunun kadar abuk subuk, manyak bir şey görmedim! Yahu, olay zaten birini sevecek kadar tanımakta! Tanımaktır önemli olan, yoksa adam gibi tanıdığı herkesi sevmeli insanlar. Sevmediğin adamla işin ne? Eğer bana çıkar ilişkisi falan diyecekseniz, şimdi şuradan kalkar çeker giderim, giderim ve dönüp arkama bakmam bile. Yaşar Usta yine beni andı anlayacağınız. Hayatımda hep öyle samimi insanlar istedim. Kimisini buldum ve mutluyuz, kimisini öyle bir şekilde kaçırdım ki hiç sormayın! Siz sormadan, ben anlatayım. Lisede yalnız kaldığım zamanlarda, bir vakit, öylesine, yolum İstanbul'a düşmüştü. İstiklal'de aylak aylak gezerken bir anda yağmur bastırdı. Evet, Mikail sürpriz yapmak istemiş olacak ki, yağmur yağıyor demeye kalmadan her yeri su basmıştı. Ben sırılsıklam olmuş bir vaziyette sığınacak bir dam ararken, oradaki lokantalardan birine dalıverdim. Cebimdeki son paramla, sırf ayıp olmasın diye üç kuruşluk bir şey aldım ve tümüyle sıvı faza geçmiş bir halde bir masaya çöküp aldıklarımı afiyetle kemirdim. Fakat bugünlerde arayıp da bulamadığım kahpe tam oracıkta enseme çöküverdi: uyku! İki gündür uyumadığımdan, aldığım beş paralık yemin de etkisiyle dalıverdim hemen. Sonra şiddetli bir dürtüyle uyandım. Garson, bana bağıra çağıra bir şeyler anlatmaya çalışırken ben uyku salağı bir halde kulaklarıma gelen sesi Türkçe'ye çevirmeye çalışıyordum. Sanırım ıslandığımdan kafam kısa devre etmiş bir vaziyette etrafıma bakınırken, garson beni çoktan kapının önüne getirmişti bile. Tam o sırada, o sarışın, ah o sarışın (tahminimce benim koruyucu meleğimdi kendisi) öyle bir imdadıma yetişti ki... Anında garsonlara bağırmaya başladı, beni tuttu toparladı. Ben hala masada uyuduğumu ve rüya gördüğümü zannederken, ismini fısıldadı bana. "Gel" dedi, "Burada oturulmaz, adam gibi bir yere gidelim." Öküzleşmeyin, ismi "Gel" değil tabii! Gittik. Cebimdeki derin sessizlik yüzünden, o akşamüstü hayatımda ilk defa parasını bir kadının ödediği çayı, utanarak - sıkılarak - morararak ve daha ne kadar ekstra utanma efekti varsa, öyle içtim. Ömrümün en güzel çayıydı. Hala da öyledir. Çünkü (bu çünküyü o kadar içten bir pişmanlıkla kullanıyorum ki anlatamam) o akşam güzel bir muhabbet sonrası aldığım telefon numarası; ıslak hırkamın, ıslak cebinde, ıslak bir kağıttan, kalbimde ıslak bir hayalkırıklığı ve sırılsıklam bir pişmanlık bırakarak siliniyordu. Ben de böylece adını kulaklarıma ve zihnime tam olarak fısıldadığı şekliyle ve ses tonuyla mıhlıyordum: Elif!"

Bir anlık hışımla yerinden kalktı, eskimiş şarabından koca bir yudum daha aldıktan sonra uyuyakaldı yazamayan yazar.

7 Mart 2012 Çarşamba

Bu Ben Olamam Herhalde - 5

"*
Şimdi kalkıp, güzel bir çay demlemek varken; ben yine acı bir sigara sarıp, kağıtların başına oturuyorum. Hayır, bir şey yazabildiğimden de değil. Tümüyle zorunluluk. Kendime benim yerime para kazanacak birilerini bulmalıyım. Ne yazık ki yaşım otuzbeşe erdiğinden, evlatlık da olamıyorum. Öyleyse bu seçenek de tükenmiş görünüyor. Anlayacağınız el mahkum, göt gardiyan. Kusura bakmayın ben aslında küfreden biri değilim annesini keseyim. Bilakis çevremde oldukça kibar biri olarak bilinirim. Şu an içinde bulunduğum üç metrekarelik alanda kibar biri olarak biliniyorum yani. Yoksa çevrem diyebileceğim bir cemiyete sahip değilim. Peşinden koştuğum kadınlar bu hayatta çevremden geçmekle mükellefler; henüz beni çevreleme zahmetine katlanamadılar. Öyle bir şey olursa size haber veririm diyemeyeceğim tabii. Size gelmediğim gün seviştiğim gündür gülüm. Bakın siz bana sırıtıp dururken ben ne güzel saçmalıyorum. Çünkü kafamı kaplamaktan, beni meşgul etmekten bıkmıyorsunuz ve ben her seferinde size açıklama yapmak için hiç sevmediğim şu "çünkü" bokunu kullanmak, dilime yapıştırmak zorunda kalıyorum. O kadar da iğrenç bir tadı var ki anlatamam. Halbuki anlatmamı beklerdiniz değil mi? Yazan, bir yazar olarak böyle şeyleri becerebilmem lazım tabii. Yani en azından... Okunan bir yazar olmak isterdim elbette, bu benim suçum değil. Ama yazan bir yazar olmayı seçtikten sonra okunan bir yazar olamıyorsunuz. Hem yazan hem de okunan bir yazar olmak işleri ise tercihlerle falan olmuyor maalesef, doğuştan geliyor. Ben bunları anlatırken size hiç soru sormadığımı farkettim; ama yalnızca hayalden ibaret olduğunuz için bunu bozacak hareketler yapmak istemiyorum. Hayatıma giren herkesi kaybetmeme neden olan kaybetme korkusu burada da devreye giriyor ve kısır döngüm, lanet paradoksum başlıyor. Sizi kaybetmekten korkarken kaybedeceğimi biliyorum. İşte bu yüzden böyle şeylere girişmiyorum, sesinizi duymak istemiyorum ve size yanaşmıyorum. Sesinizin, düşüncelerinizin, hayatımda kapladığınız alanın, güzelliğiniz ve gülüşünüz kadar mükemmel olduğunu düşünmek bana yetiyor. Bunların hepsini nereden mi biliyorum? Çünkü siz bana aitsiniz. Siz benim kafamsınız, rüyamsınız. Öyle kalmanız yeter. Fazlasını bulduğunuz yerde küstahlaşacağınızı biliyorum. Daha ileri gitmiyorum. Beni kaybetmek istemiyorsanız güldüğünüz gibi kalın. Ya da biraz sonra buruşturup atacağım bu kağıt gibi hiçbir farkınızın olmadığını farkedeceğiniz sürünün arasına geri dönün, seçim sizin. Şimdi son bir sigara daha yakıp yatıyorum ve sizi gözlerinizden öpüyorum.
Elbette hayır, böyle bir şey yapmayacağıma dair onca açıklama yapmama rağmen siz... Siz... O kadar salaksınız ki..."

Bir anlık hışımla yerinden kalktı, buruşturduğu kağıt yumruğunun içinde uyuyakaldı yazamayan yazar.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Ben Bu Olamam Herhalde - 4

"*
Ellerini yıkadı. Başını duvara dayadı ve derin bir iç çekti. Ölen annesini düşünüyordu. OF! Sizce de kulağa saçma gelmiyor mu? Yani bakın; bu adam pasif agresif bir ayyaş ve hayatında annesinden başka kimsesi yok(tu). Öyleyse annesi öldükten sonra da patlamayacaksa ne bok yiyecek bu adam! Bazen ölesiye saçmaladığımı düşünüyorum ve böyle düşünmeye başladıktan sonra saçmalama boyutum öldüresiye olmaya başlıyor. Kendi içinde terfi ediyor yani. O kadar salaksınız ki, sırf siz bir şeyleri anlayabilesiniz diye sürekli "yani" demek zorunda kalıyorum ve oturup siz tuvalette sıkılmayın diye uyduruk, popüler kitaplar yazmaya çalışıyorum. Çünkü benim geçim kaynağım bu! Çünkü kelimesinden nefret etmeme rağmense sürekli kullanmak zorundayım, ben bir yazarım! Dolayısıyla da hiçbir kelimeden tiksinme veya nefret etme lüksüm yok. Hiç de adil değil. Mesela siz şimdi orada oturup benim ne anlattığımdan haberdar değilken ben sizin güzel sarı saçlarınıza bakarak iç geçirmek ve hormonlarımı bastırmak zorunda kalıyorum. Aksi halde size asılmam işten bile olmazdı. Ama önümüzdeki yetmiş yıl için çapkınlığa tövbe ettiğimi biliyorsunuz; yine de bana bu kadar güzel gülümsemekten hiç ama hiç geri kalmıyorsunuz kuzum. Bakmayın bana öyle, lütfen. Önümüzde hovardalık seçeneğinin olduğunu ben de biliyorum, fakat ne yazık ki bu seçeneği yalnızca esmerler ve kumrallar için kendime geçerli kıldığım gerçeğinden bihabersiniz. Belki de artık hayatımda bir kadına ayıracak kadar emek, çaba, fedakarlık kalmamıştır; ne dersiniz? Bunu bir düşünmelisiniz. Çünkü her seferinde hayatımdaki kadınların kendini mahvetme çabası benim üzüntülerimle ve asabiyetimle son buluyor ve ben hayatıma giren her kadının benden beklediği derin anlamlar, görkemli cevaplar, açıklayıcı itiraf ve savunmalar yüzünden şu nefret ettiğim "çünkü" bokunu sürekli dilime pelesenk etmek zorunda kalıyorum. Aslında biliyor musunuz? Bir şeyler için zorunda kalmaktan nefret ediyorum. Kadınlardan da vazgeçemiyorum. Ancak gelin görün ki aklıma zincirlediğim her kadın büyük beklentileri de beraberinde koynuma sokuyor. Yapamıyorum! O yüzden dördüncü keredir aslını sormaktan vazgeçin, ben de size şatafatlı hikayeler anlatayım. Tabii böyle bir şey yapmamı beklersiniz, cidden beklersiniz. O zaman gelin sizinle ortaokul yıllarıma gidelim de size kadınlar ve beklentiler arasında çürüyen ömrümün ilk kırıntılarından söz edeyim. Altıncı sınıftayım ve önümde oturan kızdan hoşlanıyorum. Evet bildiğiniz gibi, aferin. Hoşlanıyorum. Ama babamın ölümünden sonra hayatımı göğüs kafesime kapatmışım, alımlı bir kız için de içimdeki mezar taşını kıracak cesaretim yok. Belki korkmuyorum da kaçıyorum. Belki de babamla ezilen duygularımı açık etmek beni ürpertiyor. Şu anda hatırlayamayacağım, ukalalaşmayın. Anlatıyorum işte! Dediğim gibi kız benim önümdeki sırada oturuyor. Bu olay cereyan ettiği sıralarda fen bilgisi dersindeyiz ve ilginç bir şekilde o sıralar fen bilgisi benim en sevdiğim ders! Başarısız bir yazar için makul görülebilir, evet! Kapayın çenenizi! Öğretmenimiz dersi boşlamış, üç kişi muhabbet ediyoruz. Ben, kız ve yanında oturan dallama... Bu dallama, eşek sucuğu arkadaş da benim kızdan hoşlandığımı biliyor. İşin garibi aslında kız da ondan hoşlandığımı biliyor. Durum böyleyken o "e.s." (yani eşek sucuğu, ama artık kısaca e.s. şeklinde analım, yoksa sinirime dokunuyor) birdenbire, sanki vahiy gelmişçesine, pezevenkçe bir aydınlanmayla, muhabbetin ortasında "sen Nevin'den hoşlanıyor musun, onu seviyor musun" tarzında laflar etmeye başladı. Ben de haliyle henüz yeni kilit vurduğum küçücük tüysüz göğsümü parçalarcasına yarıp içimdeki ışığı Nevin'in yüzüne vurmaya hazır değildim. Haliyle kem küm etmeye, kekelemeye ve kızarıp morarmaya başladım. Şu dört harfli kelime tam kırk dakikalık ders boyunca ağzımdan çıkamadı: "Evet". Sonrasında kız herhalde halime acımış olacak ki; "teneffüste bana çikolata alır mısın?" diye sordu. Ben ona bile evet diyemedim. Yok ebesinin darağacı! Evet, alırım dedim elbette. Siz de beni iyiden iyiye saf yaptınız. Evet belki biraz safım ama iyi niyetimden... İçten içe sevinmeye başlamıştım. Mideme düğümleyerek attığım kozalardan kelebekler açmaya başlamıştı. İçimdeki kömürü dökebilirdim artık, en kötüsünden bir dert ortağım olacaktı! Evet, belki sarışın değildi, ama gayet alımlı bir kızdı. Ben böyle on dakikalık bir süre için bile olsa, karanlık dünyamın, kör edici mahzenlerinden çıkmışken; kız bana doğru döndü ve yüzüme yarım yamalak bir bakış atarak; "boşver, vazgeçtim alma ya..." dedi. O gün ilk mide kanamamı geçirdim. Normalde böyle şeyleri dert etmeyen biriyimdir, ta o zamanlar bile öyleydim. Kendimi de moralman fazla çökmüş hissetmesem bile midemdeki kelebeklerden zehirlenmiş olacağım ki midem, o küçücük acı deposu midem iflas etmişti. Neticede annem geldi ve on dakikalığına havada süzüldüğüm bir günde ambulans eşliğinde hastaneye yol aldım. O yüzden bana gülüşünüzde bir samimiyet olmamasından korkuyorum. Çünkü biliyorum ki, beni terkettiğinizde bana hiçbir zaman "çünkü" ile başlayan bir sebep sunmayacaksınız ve "çünkü" ile başlatacağınız ve geçerli bir sebebinizin olacağı bir diyalog aramızda hiç yaşanmayacağından, bana yaşattığınız o on dakikayı asla bilemeyeceksiniz. Asıl acıtan gerçekse, benim o tarz bir on dakikayı tekrar kaldırıp kaldıramayacağımı bilmiyor oluşum. Bu yüzden hayatım boyunca beklediğim halde gelmeyen "çünkü"den nefret ediyorum.
İyi günler.

Bir anlık hışımla yerinden kalktı. Ağlamamak için sıktığı dişlerine isyan eden titrek çenesiyle uyuyakaldı yazamayan yazar.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Bu Ben Olamam Herhalde - 3

"*
Bugün günlerden yaşayan ölüler günü... Haydaaa.... Olmuyor, olmuyor, olmuyor. Hayır bunun sizinle bir alakası yok canımın içi, yazamıyorum! Kitap yazacağım, ama giriş cümlemi sökeyim müsaadenizle... Kimse de demiyor ki aga bu nedir?! Halbuki bu tarz durumlarda ortaya atılıp, ota çöpe ahkam kesen biri olarak (bu işi kendi kendime de yapamayacağıma göre) benim de arada bir bu tarz şeylerde "Bugün günlerden yaşayan ölüler günü ne lan, ağzını kırdığım!" diyecek insanlara ihtiyacım var. Yalnız bakıyorum da canımın içi lafını duyunca hemen de cıvıttınız. Ne o öyle mıc mıc, bık bık ötmeler. Hem sen kimin ağzını kırıyorsun ulan! Pardon, bazen böyle atar yapmak hoşuma gidiyor. Çünkü burada atarları bir tek ben yapabilirim, çünkü siz bana sürekli nefret ettiğim şu eti burulasıca "çünkü" lafını kullandırıp duruyorsunuz. Yazık size, hayır yani bana da yazık. Oysaki güne ne güzel başlamıştık. Sarışın kadınlara olan zaafımı ağzımdan kaçırdığımda karşımda şebek gibi sırıtıyordunuz. Bu arada saçlarınız boya mı? Çok güzel gülümsüyorsunuz. Biliyor musunuz, ben gençken, ta lisedeyken, uyduruk bir botanik park gezisine çıktığımız otuzbeş kişilik beyaz Peugeot minibüste, sarışın bir kız da benim için aynı cümleyi sarfetmişti. Ancak ben o sıralarda İstanbul'da olan ve çatır çatır beni aldatmakla meşgul sarışın sevgilimin aptal aşık kontenjanını doldurduğum için, hayatımda ilk defa güzel ve sarışın bir kızdan aldığım bu iltifatı, gayet lavukça sırıtarak ve "hede hödö" şeklinde kekeleyerek es geçiyordum. Sonra o güzelim kız yanımdan hayal kırıklığıyla kalkarken yaptığım bu mendebur ve tümüyle gerizekalı hareket, hayatıma yön veren hatalarımın durduğu kara tahtaya, gayet at sikindeki kelebek edasıyla yazılmış pembe bir tebeşir kiri şeklinde yerleşiyordu. Ve ben tam bir gariban gibi elimdeki Victor Hugo'ya geri dönüyordum. Üzerinden tam yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün evlendiği adamla paldır küldür sevişen o sarışın kız (gördüğünüz üzere) içimde hokka gibi bir uktedir. Çünkü sarışın kadınların beni benden alması o olaydan iki yıl önce, ben daha tazeyken Howard Hughes'un lafıyla tanışmamla başlamıştı. "Centilmenler sarışın sever." O sıralarda esefle kınadığım "sarışınlar boktur" şarkısı ise, İstanbul'a kaçtığı ara bana iki güzel sedef boynuz takan sarışın sevgilimin yediği haltı öğrenmemle hayat felsefem haline geliyordu. Lütfen pis pis sırıtmayın, bu işin aslını size uzun uzun anlatamam, şirinlikleriniz nafile. Size daha en başından aslına bakarsanız aslını hiç sormamalısınız demiştim, o yüzden bu tavrınıza bir son vermezseniz o güzel gülücüğü, temiz bir tokatla  suratınızın orta yerinden okkalı bir şekilde sileceğim. Zaman geçse de etrafımdaki sarışın güzeller azalmadı ve sonuç olarak hep esmerleri bastırdılar. Çünkü kumrallar bana göre değil ve böyle gülümsemeye devam ederseniz belki ilerde size neden "çünkü" lafından nefret ettiğimi de anlatabilirim. Sonuç itibariyle centilmenler sarışın sever ve sarışınlara bok denilmesinden nefret ederler ve onları yeterince kızdırabilirseniz, size "aptal sarışın" kalıbını yutturacak kadar gerizekalı esmerler ve embesil kumrallar bulacaklardır. İyi günler, saygılar."

Bir anlık hışımla yerinden kalktı, Monroe tablosuna takılı kalan sulu gözleriyle uyuyakaldı yazamayan yazar.