"
Sanırım insomnia oldum. Hayır, aptal mısınız? Bu bir kitap cümlesi değil, kendimden söz ediyorum. Yaptığınız çok ayıp! İlk kez burada kitap yazmakta nasıl bocaladığımdan değil de kendim hakkında bir kaygıdan söz ediyorum ama siz hala... Neyse. Sanırım yalnızlık bana dokunuyor. Gençken çok hata yaptım. İçimdeki öfkenin yükselişte olduğu dönemlerde (ki bu dönemler genellikle liseye denk geliyor), yalnız kalmaktan çok korktum. Yalnız kalmak istemedim ve yalnız kalmamak için de tanımadığım insanlarla hızlı bir samimiyet kurmak istedim. Hayatımın en büyük çuvallamasıydı. O yüzdendir ki rüyalarımda hep lise anılarımı ve lisedeki arkadaşlarımı veya yalnız kalmama adına yaptığım hatalar yüzünden kendimden uzaklaştırdığım güzel insanları görüyorum. Onlara rüyalarımdan söz ediyorum, sizi gördüm diyorum. Ama geçmişte karneme "kırık" olarak işlediğim notların izleri hala geçmemiş olacak ki, yakınlaşamadığım insanlara bir umutla derdimi açtığım anda yine "siktirname" alıyorum. Olmuyor anlayacağınız. Sizinle de olmuyor, sizle de olmuyor. Çünkü çok güzel olduğunuz halde ben ne zaman içimi dökmeye başlasam siz eblek eblek sırıtıyorsunuz. Güzel gülüşünüzün aksine son derece itici olan bu "sırıtış" ise benim aklıma "çünkü"yü sokuyor ve ben çıldırıyorum! Biliyorum, siz de benim gibi "çünkü"den bıktınız. Belki bilinçaltımda sizinle böyle bir yakınlaşma, bir ortak nokta sağlamaya çalışıyorumdur, lütfen bana bu konuda biraz yardımcı olun. Hayat bazen ilerlemiyor, ama çoğunlukla su gibi akıp geçiyor. Oysa ben sizin aksinize ilerlemediği, donup kaldığı zamanları çok seviyorum. Mutlu oluyorum öyle anlarda. Gelecek bir yana, yaşadığı anı bile umursamayan biri olarak, ancak böyle anlarda geçmişimin güzel köşelerine dönüyorum. Hani bir geyik vardır ya; "beni tanısan çok seversin" şeklinde. Bunun kadar abuk subuk, manyak bir şey görmedim! Yahu, olay zaten birini sevecek kadar tanımakta! Tanımaktır önemli olan, yoksa adam gibi tanıdığı herkesi sevmeli insanlar. Sevmediğin adamla işin ne? Eğer bana çıkar ilişkisi falan diyecekseniz, şimdi şuradan kalkar çeker giderim, giderim ve dönüp arkama bakmam bile. Yaşar Usta yine beni andı anlayacağınız. Hayatımda hep öyle samimi insanlar istedim. Kimisini buldum ve mutluyuz, kimisini öyle bir şekilde kaçırdım ki hiç sormayın! Siz sormadan, ben anlatayım. Lisede yalnız kaldığım zamanlarda, bir vakit, öylesine, yolum İstanbul'a düşmüştü. İstiklal'de aylak aylak gezerken bir anda yağmur bastırdı. Evet, Mikail sürpriz yapmak istemiş olacak ki, yağmur yağıyor demeye kalmadan her yeri su basmıştı. Ben sırılsıklam olmuş bir vaziyette sığınacak bir dam ararken, oradaki lokantalardan birine dalıverdim. Cebimdeki son paramla, sırf ayıp olmasın diye üç kuruşluk bir şey aldım ve tümüyle sıvı faza geçmiş bir halde bir masaya çöküp aldıklarımı afiyetle kemirdim. Fakat bugünlerde arayıp da bulamadığım kahpe tam oracıkta enseme çöküverdi: uyku! İki gündür uyumadığımdan, aldığım beş paralık yemin de etkisiyle dalıverdim hemen. Sonra şiddetli bir dürtüyle uyandım. Garson, bana bağıra çağıra bir şeyler anlatmaya çalışırken ben uyku salağı bir halde kulaklarıma gelen sesi Türkçe'ye çevirmeye çalışıyordum. Sanırım ıslandığımdan kafam kısa devre etmiş bir vaziyette etrafıma bakınırken, garson beni çoktan kapının önüne getirmişti bile. Tam o sırada, o sarışın, ah o sarışın (tahminimce benim koruyucu meleğimdi kendisi) öyle bir imdadıma yetişti ki... Anında garsonlara bağırmaya başladı, beni tuttu toparladı. Ben hala masada uyuduğumu ve rüya gördüğümü zannederken, ismini fısıldadı bana. "Gel" dedi, "Burada oturulmaz, adam gibi bir yere gidelim." Öküzleşmeyin, ismi "Gel" değil tabii! Gittik. Cebimdeki derin sessizlik yüzünden, o akşamüstü hayatımda ilk defa parasını bir kadının ödediği çayı, utanarak - sıkılarak - morararak ve daha ne kadar ekstra utanma efekti varsa, öyle içtim. Ömrümün en güzel çayıydı. Hala da öyledir. Çünkü (bu çünküyü o kadar içten bir pişmanlıkla kullanıyorum ki anlatamam) o akşam güzel bir muhabbet sonrası aldığım telefon numarası; ıslak hırkamın, ıslak cebinde, ıslak bir kağıttan, kalbimde ıslak bir hayalkırıklığı ve sırılsıklam bir pişmanlık bırakarak siliniyordu. Ben de böylece adını kulaklarıma ve zihnime tam olarak fısıldadığı şekliyle ve ses tonuyla mıhlıyordum: Elif!"
Bir anlık hışımla yerinden kalktı, eskimiş şarabından koca bir yudum daha aldıktan sonra uyuyakaldı yazamayan yazar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder