8 Temmuz 2016 Cuma

09072014

Kafamın içi kar küresi gibi. Strafor ve benzinden her biri kendine özgü kar taneleri yaratmak, şu hayatın ne denli bir illüzyon olduğunu açıklamaya yetmiyor mu?
Sanki bir iç çekiş gibi gelip boğazıma çöreklenmişti. Yutması zor ama yine de lezzetli... Sanki bir aydınlanma gibi, olabildiğince sade ve ıstırap derecesinde güzel. İlham verici...
Günleri kısaltıp, geceyi diriltir gibi, kendine has bir alemde Nazım'dan feyiz alan toprağın çocukluğunda, doğanın avuçlarında göz açıp kapayıncaya kadar yükselen bir merak sanki o.
Yegane narinliği, kendi halinde sakinliği, Leydi Mikro Kozmos ta kendisi...

09072014.

(Özgür kalmak için unutmak zorunda değilsin.)


21 Haziran 2016 Salı

Hafif

Sanırım hastalandım. Zaman beni cehenneme bile yakıştıramamış olmalı ki işlediğim günahların karşılığında beni böylesi bir limboya atarak cezalandırıyor. Lanetlenmiş olmalıyım, başka bir açıklama bulamıyorum. Kendime izah edemiyorum, aklım almıyor. Neyse ki içinde bulunduğum limbo bir kum saatinden ibaret, sürekli aynı zaman algısının içerisinden dönüp duruyorum. Böyle bakınca o kadar da kötü durmuyor. Alt tarafı aynı anılardan oluşan bir döngüyü yaşayıp duruyorum.
(Kötüymüş.)

Uykum var. Yatıyorum. Aleni uzanıyorum, gece gece, utanmadan. Derken yazılacak bir şey, bestelenecek bir melodi kafamın üzerine konuyor. Havalar malumunuz, kafamdaki bir süre sonra sıcaktan olsa gerek rahatsız etmeye başlıyor. Aşırı rahatsız etmeye... Bir ağaçkakan gibi durmadan, usanmadan şakaklarıma aynı zikri işliyor. Dayanamıyorum, kalkıyorum. Sonra ne olsa hoşunuza gider? Kaçıyor! Mutfak ışığını işiten bir hamam böceği gibi kaçıyor çıktığı gediğe ve elimden hiçbir şey gelmiyor. Böylece beni uyandırdığı boşlukta bana ayrılan döngünün başına dönüyorum, günüm başlamış oluyor.

Önceleri aklıma giren kesikler parça parça başlardı. Gün içerisinde duyduğum bir tını ya da işittiğim belli belirsiz tatlı bir koku, onun sesi yada kokusu olabilirdi. O zamanlar yalnızca arkasında dönerek bana doğru baktığını veya ağlayarak başını göğsüme bastırdığını hissederdim. Sadece üç saniyelik boşluklar yaratırdı hayatımda ve ömrümün kalan kısmına hiçbir şey olmamış gibi devam ederdim. 

Edebilirdim. 

Edebiliyordum. 

Edemiyorum. 

Durumun birazcık ağırlaşmaya başladığını üç saniyelik zaman aralıklarında on dakikalık çocukluk anıları yaşamaya başlayınca fark ettim. Gün içindeyim. O zamanlar limboda değil bildiğimiz gün içindeyim. Bir kot ceket ve kısa saç görüyorum, belki bir de omuzda bir çanta. Derken büyük bir pazar şemsiyesi altında annem elime vuruyor ve avucum ardına kadar açılıveriyor. Çenem ekşimiş bir şekilde önümdeki çuvala elimin yettiği kadar avuçladığım üç beş tane leblebi şekeri düşüyor. "Boş ver abla, bizden olsun." Tamam ama neden? Yani nereden çıktı şimdi? Ertesi günü odamda üzülerek geçiriyorum. O ara ne yapıyorum şu an gerçekten meçhul, ancak birkaç gün sonra kalkıp sinemaya gidiyorum. Öyle esiyor o saat. Filmin bilmem kaçıncı dakikası Morena Baccarin görünüyor kısa saçlarıyla, ben yerimden kalkıyorum. Salonun kapısı önünde bir çocuk demir kapıya tutunmuş, yüzü biraz mahzun. Ne olduğunu soruyorum, yok bir şey deyip kapıyı çarpıyor. Salondan içeri dalıp beşinci kattaki evimize doğru koşarak tırmanmaya başlıyorum. O ara kapının önündeki üç tekerlekli bisikletim bile umurumda değil. Kapıyı çalıyorum, canım annem beni o halde görünce kucağına alıyor. Ne olduğunu soruyor, "Anne..." diyorum "O kadar güzel gülerdi ki! Belki de dünyanın en güzel kadınıydı." Tamam. Buna da eyvallah ama neden? Yani ne sebeple? Neden annemin kucağından indiğim saniye kıytırık bir alışveriş merkezinin, evimizin salonundan hallice bir salonunun karşı çaprazında bir tuvalette, yüzüme su çarparken buluyorum kendimi ve babamın gömleği sırılsıklam fakat ben sırtımdaki terle göğsümdeki suyu ayırt edemiyorum? Demek ki o zamanlar şimdikinden belki biraz az olsa da çok seviyorum. Ama bir ata sporu olarak aşığım demiyorum. Seviyorum daha makul. Çünkü seni seviyorum derken elimi bırakıyor, semtine gidecek son otobüs bir zebani gibi üzerimize yaklaşıyor ve sol kolumu kalbimden mideme yırtarcasına bütünüyle alıp götürüyor. Yazacaklarımı yine unutup yutkunuyorum.

Sanırım hastalandım. Yeni anılar yaratamıyorum. Olmuyor. Konuşuyoruz. Sıkça onun hakkında, benim hakkımda ve başımızdan geçenler gıyabında ileri geri konuşuyoruz. İnanılmaz mutluluk verici. Paylaştığımız enerji, bana verdiği güç, tekrar tekrar yaşattığı anılar, konuşurken aklımıza gelen, o ara ilişkimizin korkuları yüzünden konuşamadıklarımızı yeniden çekip çevirmek aşırı tatmin edici bir his. Sadece iyi olsun istiyorum. Başka bir dilek aklıma gelse de fazla dillendirmeye içim vermiyor. Midemde ince bir kaşıntı başlayınca uyur numarası yapıyorum. Sancımı bastırmak için hayal kurmayı deniyorum, az biraz becerir gibi olsam da sudaki izlerden farksız oluyor. Sudaki yazılar gibi silinip gidiyorlar. O bana adım atmadan yeni anılar yaratamıyorum.

Sanırım bunu ben becerdim ve belki de hastalık kadar kötü bir şey değildir. Yataktan kalktığım anın idrakiyle belki de sevinmeye yetecek bütün koşulları sağlamışımdır. Kendim için zamanı durdurup, sabit bir döngüye atlamış olmalıyım. O gelene kadar kendime yeni bir anı yaratmıyorum.

Tasasız mutluluk bu olsa gerek.


*
Ne demiştim bir şiirimde?

"Salındığım kaldırımda canım sıkkınlıktan muaf."
Hay yaşa!

8 Mayıs 2016 Pazar

Dip Ses

Yaşamak bir mandal gibi hür, migren gibi kardeşçesine.

Şimdi bir uykudayım, haddinden fazla süren. Suyu bile boğazımdan geçiremiyorum. Bir sigara daha yakma ihtiyacı doğuyor dolu küllüğüme. Ah ulan, diyemiyorum. Mütemadiyen içim eziliyor. Geçen bir yıl hatıramda can çekişiyor. Özlüyorum pek çok şeyi elbette. Benim de böyle bir yeteneğim olamaz mı? Olabilir. Muhabbetler sıklıkla yalanla bitiyor, çünkü pek çok talepte bulunuyorum. Ama verilenleri vaatten saymadığım için günlük yaşamıyorum. Ayran bile küfleniyor, bana daha geçerli bir sebep bulabilir misiniz? Bulamazsınız. Oysa Tuğberk okula gidilecek, saçını kestir. Tuğberk askere gidilecek, saçını kestir. Tuğberk işe gidilecek, saçını kestir. Klasik bir migren değil. Hayıflanma yok, biraz olsun kırgınlık var. Ama ona da eyvallah, çünkü bugün anneler günü.

Bir aralar dinlemişim. Beni artık kimseler aramasın, aşkın n tabanında yattığım anlaşılmasın. Güzel demişler, söylemişim. Belki birden fazla kadına. Her birine ayrı bir sandalye çekmişim, ama ortada masa yok. Öyle mal gibi bir çember kurmuşuz, dertler ortak değil. Gözyaşları gizlenir demişim, idare edilir durum. İstesek de istemesek de beraberiz yavrum. Neden dediniz on yedi yaşımda? Üç adam bir şarkı yazdı, bir çocuk çıkaramadı. İnandım attım kıçımdan, yetmedi işkembeden ve bilumum safra kesesinden. Ve hatta ve hatta Karadeniz, cacık olur diyorum. Anlatamıyorum. Akıcı diyalogları bölen "anlatabiliyor muyum?" ve "yani..." bölücü öbek örgütlerinden nefret ediyorum. Ama bunu yalnızca ifadeyi kuvvetlendirebilmek adına yazıyorum. Yoksa ben aslında hiçbir boktan nefret edemiyorum. İyi niyetten değil, yorgun basiretsizlikten.

İç suyunu gül yavrusu, tepelerde bir çoban bir keçiye halleniyor. Ona eyvallah değil. Durmayan taksiler pek çok sıkıntılı monoloğu betimliyor. Zaten ben bu ara ne söylesem monologdan öte gidemiyor. İçimdeki perküsyon örümcek bağlamış, sinekler ağlıyor aksak ritmlerle saçmalıklarımın kopuk kablolarına. Yine de sinkaflı lacivertler giyiyorum beni her çağırdınızda. Devrik cümleler haddini aşıyor. Ucuz ucuz, perakende görüntüleri var diyorum, haberiniz var mı? Bu şarküteride de keçi peynirleri sarı mı? Sizlerden hoşlanmıyorum. Hem düzene kusursuz adapte olup, ağlayacaksın. Hem de serserin senin, deli dolu neydi günahın seni öpecekti sanıyordun ama o hiç görmedi hiç bakmadı. İşaretli yerden geçiniz, ışık yandığı anda seri bir hareketle seke seke ilerleyiniz. Yirmi saniyeniz var Kızılay'da bir yaya geçidi gibi. Güneşli bir Pazartesi'de öpüşmek vardı yanaktan, on sekize yeni basmışken, ama dengi dengine değildi. Sen ne yaptın? Paraya gittin abicim, paraya...

Evlerinin önü kış askeri, göz göz olmuş balkonunda bir ballad çalıyor. Ne duruyorsun be? At kendini Şerife? Çukurlara düşmeye özenmek vardır, rakı sarhoşluğunda gezmeler seni bana getirmez ki, getirmez ki, getirmez ki...

Mülayim... Allah belanı versin Mülayim. Babanın güneşi mi inek?! Göstersene gökyüzünde!

17 Mart 2016 Perşembe

2007 - 2010 - 2016

Gün içinde çoğu kez içimdeki yazma açlığına karşılık vermek istiyorum; ama kafamda kıvılcımlar saçarak yanmakta olan bir koza var. Beynimin karıncalandığını hissediyorum. Görüldüğü üzere tam olarak neden yazamadığımı bile tarif edemiyorum. Ama benim için aşağı yukarı böyle bir his olsa gerek. Yandıkça enerjimi emen, zekamı geriye çeken bir koza.

Sürekli anlatacak bir şeyler geliyor aklıma. Zihnim muhteviyat açısından aşureyi andırıyor olmalı. Karman çorman. Bir sürü fikrim, bir sürü hikayem var. Peki beni paylaşmaktan alıkoyan ne? İlgi. İnsanlarla ilgi etkileşimini eskisi gibi kuramıyoruz. Bazen onlar bana ilgi duymuyor, bazen ben onlara ilgi duymuyorum. Ama çoğunlukla bu, onların bana ilgi duymadığı benimse onların anlattıkları şeylere karşı dikkatimin çabucak dağıldığı haliyle vuku buluyor. Çok eskiden iyi bir dinleyici olduğum için sevilirdim, sonraları iyi bir anlatıcı olduğum için bağırlara basıldım. Şimdi ise anlatmaya başladığım zaten narsistleşiyorum ve anlatı dünyam tek öznesi olmaya başlayınca karşımda hep aynı yanıt beliriyor: Tuğberk, şu anda hayatım seninle uğraşamayacak kadar yoğun, meşgul, kalabalık veya benim seninle uğraşacak kadar enerjim, gayretim, ilgim yok, vesaire.

Anlaşılması kolay bir insan değilim. Bunu kabullenmiş olmak benim için büyük bir lütuf çünkü kendimle geçinebilmemi sağlayan yegane şey bu. Nerede ne yaptığımı, neden yaptığımı kestirebiliyorum. Bazen bunun ters teptiği de oluyor. Sevmediğim bir hareketi neden yaptığımı anlayabildiğim için yapmaya devam ediyorum, ama yapmak hoşuma gitmiyor. Nahoş bir çelişki. Yeni insanlarla tanışmayı çok seviyorum ama her zaman için onlarla belirli bir süreliğine arama sabit bir mesafe koyuyorum. Duvarlarım hemen inmiyor. Benim için bu anlaşılabilir bir durum, nedenlerim bana gayet makul geliyor; ama aynı zamanda da çok kasıntı ve soğuk. Halbuki karakter olarak öyle biri değilim, fakat kendimi hemen göstermeyi bazen (sıklıkla) sevmiyorum.

Bu aralar insanların bana ilgisi yok ve kendi içinde doğurduğu paradoksu sürekli yoğurmaya devam ediyor, o yüzden de yalnız kalmaya devam ediyorum. Yalnızlık hissiyatı beni pekiştiriyor, seviyorum. Ancak içimde biriken şeyleri ilk karşıma çıkana sıralamaya başlayınca "Tuğberk, yavaş" oluyor. O yüzden herkesi etrafımdan itiyorum bir şekilde çekmeye çalışırken. Bu matematik. Oysa ben hiç sevmem.

Sürekli bir üretme hevesi içerisindeyim, bu beni çok mutlu ediyor; ama hiçbir şey yapmak istemiyorum. Sadece akan bir fikir kaynağı var. İlham denen şeye hiç inanmamışımdır, bir şeye başlayınca üretim kendiliğinden şekillenmeye başlamıştır girdiğim her işte. Yani başlasam gerisi geliyor, ama sorgulama arzusu dinmiyor. Neden başlayayım? Nereye kadar gidecek? Paylaşacak kimim var? Kaybedecek bir şeylerim olmasını hep sevmişimdir, beni zehir gibi motive eder bu hissiyat. Şu an yok. O yüzden hiçbir şey umurumda değil. Saçma. Keşke benimle görüşmek için çabalayan insanlar olsa. Benim görüşmek için çabaladığım insanlar var. Paylaşacak çok fazla şeye sahibim, ama hepsi bayatlayıp çöpe gidiyor. Üzgünüm 2010 yılında nasıl artık 2007'de olmadığımızı idrak ettiysem takvimin şu yaprağında da artık 2010'da olmadığımı idrak etmem gerekiyor. Artık insanların ilgisini çeken bir Tuğberk'i oynamıyorum, zoruma gidiyor olabilir. Ama sakin olmalıyım. Olmuyorsa olmuyordur. Yalnızlık ömür boyu.

Sakin ol Tuğberk, artık evdesin. İnsanlar senin aksine büyüdü ve hayatlarının merkezlerini çok fazla şey işgal ediyor. Egosantrik lakırdılara gerek yok. Bırak herkes +2, +3 ne haltsa kontenjanını doldursun. Bu maçın belki de seninle hiç alakası yoktur. Oynamak zorunda değilsin. Kimse seni kısaca sevmiyor olabilir. Olamaz mı? Zoruna gitmesin.







*



2 Temmuz 2015 Perşembe

Rüya Günlükleri - 1

1 - 02072015perşembe


*
Otobüs yolculuğu, gizli görevde bir polis ya da asker, hala görevdesin. Şimdiki telefonun halen mevcut, ancak bilinmeyen bir sebepten ötürü yanında eski telefonun var.
-gümüş çerçeveli, kırmızı bir Nokia - Xpress Music.
-modelinden emin değilim.

Bir yere bomba konmuş, içi insanlarla dolu bir yere...
-belki bir baraka ya da kışla. ilk beş dakika geçtiği için hatırlamakta güçlük çekiyorum.

Ve özet olarak terörist senin telefonunun yazılımını kullanarak bombayı patlatıyor. Rüya bu konu üzerinde başlıyor. Olay senin o telefonu kullanma inadın yüzünden vuku buluyor. Otobüse yol ortasında bir yerde annen biniyor. Yolculuğu teröristi bulma ümidiyle gerçekleştiriyorsun. Deniz kıyısını gören bir dağ yolundan yukarı tırmanılıyor. İlerleyen vakitlerde annenle kavga ediyorsun.
-sebebi rüyanın bulanıklaşan kısmında bir muamma.

İlk defa bu denli bağırıp kötü sözler sarf ettiğin için canın yanıyor.
-uyandıktan sonra bile.

Yolculuk başarısız oluyor, bomba daha önce de söz ettiğim gibi senin telefonun kullanılarak patlatılıyor. Bursadasın, Heykelin eski zamanlarından kalma bir yerinde iniyorsun, annen halen otobüste, eve çıkıyor.
-belki de Yenimahalledeki eski evimiz.
-babamın mezarından döndüğümüz günü anımsatıyor.
-dönüş yolunda epey üzüldüğüm için annem bana bir atari kaseti almıştı. -Robocop-
-yine otobüsten erken inmiştim. Sebebini anımsayamıyorum. Kaset annemin çantasında kaldığı için hareket eden otobüsün arkasından el kol hareketleri yaparak koşmuştum. Annem, yol boyunca midem bulandığı için o hareketlerden sonra kustuğumu -ya da mühim bir şey olduğunu- sandığı için otobüsü hızlanmadan durdurup, inmişti. Özür dilemiştim. Fakat bu anıdan sonra o sıralar nerede ikamet ettiğimizden emin değilim çünkü neden otobüsten erken indiğime anlam veremiyorum.
-güneşli bir Hamitler yolculuğu ve mide bulantısı...

Rüya devam ediyor.

Eski Heykel zamanları, bir gazete büfesi ve şimdiki kemancı amcanın durduğu yerde -polislerin nöbet tuttuğu aralık açık- -Belli ki büyük Patila henüz açılmamış, yani bu eski mekanları baz alan bir rüya.

İçinde işleri berbat etmenin çekici hafifliği var. O aralıktan giriyorsun, yanında küçük bir çocukla akranın bir kadınla karşılaşıyorsun. Tuhafına gidiyor çünkü sen kısa boylu kadınlardan hoşlanmazsın ama kadının gülüşü hoşuna gidiyor. Zaten bu senin için bir kadının en güzel manzarasıdır, bunu hatırlıyorsun.
-rüyanda veya kesilen alarm sesindeki gerçeklikte.

Tam iki kez göz göz geliyorsunuz. Saniyenin bilmem kaçta kaçını kapsıyor, ne eksik ne fazla tam iki kez ve içindeki hafiflik ağzında vücut buluyor. Senin yerine dile geliyor. Tanışıyorsunuz, numaralar alınıyor.
-ne dediğimi hatırlayamıyorum, ancak gayet basit ve rahat bir diyalog girizgahı idi.

Buna kadının şaşırmasını beklerken kendini sorgularken bulunuyorsun. O an çocuk yok.
-nereye gittiğini bilmiyorum veya hatırlamıyorum.

Çok değil birkaç saat sonra buluşuluyor. Üzerinde desenli -yazılı-, gri bir tişört var. Basit bir kot pantolon ve belki beyaz spor ayakkabılar. Saçları sarı lekeli ve toplu.
-topuz bile sayılabilir esasında. emin değilim.

Eskiden polislerin durduğu yerden - rüyanda açık olan aralık - ilerliyorsunuz, o sıra elini tutuyor. İçinde boktan bir his, ucuz bir tutku beliriyor. Belli ki ciddi değilsiniz. Tanışmaktan ziyade tek seferlik -belki de yalnızca o seferlik- -çünkü halihazırda onu tanıyormuş gibi hissediyorsun. Seni taşlamak şimdilik adil değil çünkü rüyan yarım kalıyor.- bir eğlence düşünürken uyanıyorsun.



*02072015 - Hatırladığım kadarıyla bir Doğubayazıt rüyası.

*Bomba, suçluluk duygusu, dibin rahatlığı, annenle kavga, cesaret, yenilgi, güzel gülen kadın ve nihayetinde alarm.


-klavyen düzgün çalışmıyor.

-günaydın.




*

3 Mayıs 2015 Pazar

Deli Sevilir Densiz Sevilmez

En deli zamanlarda en sarmaşık yaşları geride bırakıyorum. Artık insanları eskisinden daha çok "ulan ne filmdi be..." tadında seviyorum. Damağımda kuruyan çiğ taneleri gibi, içimi mahmuzlayan insanlar tanıdım. Her biri şakaklarımda birer fidana dönüştü ben istemesem bile.

Gözlerim artık kendi kendilerine aranıyor. Yolda istemsizce dik yürüyorum. Göremediğim bir uzun süredir görmediğim olursa diye korkuyorum. Tutulmayan sözler için "tutulamayanlar" adlı bir ağıt besteledim bu sabah. İçselleştirdiğimiz her şeye lanet olsun, çünkü içselleştirme diye bir kavram esasında yalanmış. Artık üzülmüyorum dediğim şeyler ne zaman karşıma çıksa daha çok üzülüyorum. Zaten ben kızgınlığı yavaşça yerinden kaldırıp üzüntüye pes etmeye başlamışım. Sırtım başkalaşmaya başlamış, farkında değilim. İstesem de istemesem de genellikle hiçbir boka arkamı dönemiyorum.

Böğrüm yaralı ilerlediğim patikalarda içimdeki atı bacağından vurdular. Askıdaki alçıda bir midilli kaldı şimdi. İyileşmediğini bilmedikleri şey abartıldığı gibi bir hudut ihlali değildi halbuki. Buna ek olarak verdiğiniz sözlere karşılık beni görmezden gelişinizin bir hudut olayı olduğunda hemfikiriz. İç dünyamın sınır harbinde variller dolusu bir kadın vardı. Kendi kendime salağa yatarken basmaz dedikleri katırım mayına bastı, kadınım bilinmeyen bir sebepten ötürü tutmadığı bir söze yakalandı. "Ben" yine içimde kendine karşı bir ihlal yaparken yakalandı. 

İkramiyesi kadın başına bir dal sigara... Aferin!



*
Abicim beni öldür ya.
Bana sıkıldığım şeyleri yapma.

28 Ocak 2014 Salı

Kafamdan Kayan Yıldızların Fihrist Cetvelleri

"Kendimle uzun zamandır bir derdim yok."


Acaba yok muydu? Tam da o cümleyi söylediğim anda kendimle dertleşmeye başlamıştım. Kafamdaki o yoğun enerjiyi önümdeki kirli sehpaya dökerken, aslında tadını bilmediğim ama evrenimin dağılmaya başladığı andan beri arzuladığım bir şey için uğraşıyordum. Kelimelerim boğazıma takıldıkça, beynim ısınıyordu. Öyle ki dilim bile aklımı çeliyor gibi geldi bir an için. Afalladım. Boğazım tıkandı. Ağlamamak için direnmeye çabaladım. Sıkıntı anlattıklarımda değildi. O yaşıma kadar çok kez dillendirmiştim, üzerinden geçip, karalamıştım anlattığım şeyleri zaten. Beni üzen sözcüklerin altında düşündüklerimdi. Kekeleyerek sakladıklarımdı.

Yüzü bulutlandığında anladım, kafamdan bir yıldız kaymıştı. Hiç şaşırmadım. Halihazırda bilinçaltımın buz ve kozmik tozdan ibaret olduğu bir gerçekti. Gözlerim kapandı. Karanlığın içinde içimdeki nüve belirdi. Çekirdeğim. Bütün o nefret ettiğim belirsizlik, sonra korku ve acziyet... Aklıma bir dakika içinde kaç kez "ben iyi değilim" dediğim geldi. Dört. Kendi sesimden, kendi kulaklarıma... "Ben iyi değilim." Panikleyip, telaş yaptıkça yıldızım hızlandı, küçük küçük astreoitler düştü gözlerimden. Çevremdeki gamsız telaşı duymaya çabaladım. Bütün o hengameyi, gereksiz insan işçiliğini, bir yere yetişirmişçesine yapılan homurtuları dinledim. Güneşimin etrafında dönerken yavaşlamaya çabaladım. "Sen aslında rahatsın, senin hiçbir kaygın yok."

Kendimi düşünürken bile iyimserdim. Mağrur değil, mütevazı, hala hayalperest... O gün yola üzgün koyulmuştum. Üzülürken onu üzmemeyi ümit ederek gitmiştim oraya. Ve şimdi ben eğilip bükülürken, yaklaşık on santim yanımda, aramızdaki camın öbür tarafında tanımadığım bir kadın oturuyordu. Mekanlardaki şu iki masayı ayıran camlar, içerisi - dışarısı ve hepimizin vitrin samimiyetsizliği... Alışamadığım için umursamayı bıraktığım bir şey olmasına rağmen o an rahatsız olmuştum. Sanki doğal değildi. Ağlamak saklanacak bir şey midir? Herkesin içinde gülmeye çekinen bir insan var mıdır? Neden aynı şey olmasın? Bir insanın dertlerini göstermekten neden çekindiğini anlamıyorum, aynı şeyi yaşam tarzı haline getirmiş biri olduğum halde. Bunu neden yaptığımın farkında değilim, sanırım içime işlemiş. Sanki tam alnımın arkasında bir hidrojen bulutu sarılı ve kimseye arkasındakileri göstermeme izin vermiyor. Öyle bir şey...

"Sen aslında rahatsın, senin hiçbir kaygın yok."

Ben hiçbir risk almamıştım ona bağlanırken. O sebepten korkmama hiç gerek yoktu. Her şey zaman içinde yoğrulmuştu ve mutlaka tüm olan bitenin rayına gireceği bir yol vardı. Bir kuyruklu yıldızın bile güneşe kavuşabilmesi için etrafında yüzlerce kez dönmesi gerekiyordu. Ömrünü tamamlayan her kuyruklu yıldız ya güneşe kavuşur ya da güzel bir manzara sergilerdi nasılsa... Jüpiter'e çarpmayalım yeter.



"Belki Halley kadar olamayız. Ama düşünsene Hale-Bopp yıldızı bile yörüngesinden çıktığı zaman içerisinde on sekiz ay boyunca çıplak gözle gözlemlenebilmişti. Üstelik onun telaşlandığını hiç sanmıyorum!"