1 - 02072015perşembe
*
Otobüs yolculuğu, gizli görevde bir polis ya da asker, hala görevdesin. Şimdiki telefonun halen mevcut, ancak bilinmeyen bir sebepten ötürü yanında eski telefonun var.
-gümüş çerçeveli, kırmızı bir Nokia - Xpress Music.
-modelinden emin değilim.
Bir yere bomba konmuş, içi insanlarla dolu bir yere...
-belki bir baraka ya da kışla. ilk beş dakika geçtiği için hatırlamakta güçlük çekiyorum.
Ve özet olarak terörist senin telefonunun yazılımını kullanarak bombayı patlatıyor. Rüya bu konu üzerinde başlıyor. Olay senin o telefonu kullanma inadın yüzünden vuku buluyor. Otobüse yol ortasında bir yerde annen biniyor. Yolculuğu teröristi bulma ümidiyle gerçekleştiriyorsun. Deniz kıyısını gören bir dağ yolundan yukarı tırmanılıyor. İlerleyen vakitlerde annenle kavga ediyorsun.
-sebebi rüyanın bulanıklaşan kısmında bir muamma.
İlk defa bu denli bağırıp kötü sözler sarf ettiğin için canın yanıyor.
-uyandıktan sonra bile.
Yolculuk başarısız oluyor, bomba daha önce de söz ettiğim gibi senin telefonun kullanılarak patlatılıyor. Bursadasın, Heykelin eski zamanlarından kalma bir yerinde iniyorsun, annen halen otobüste, eve çıkıyor.
-belki de Yenimahalledeki eski evimiz.
-babamın mezarından döndüğümüz günü anımsatıyor.
-dönüş yolunda epey üzüldüğüm için annem bana bir atari kaseti almıştı. -Robocop-
-yine otobüsten erken inmiştim. Sebebini anımsayamıyorum. Kaset annemin çantasında kaldığı için hareket eden otobüsün arkasından el kol hareketleri yaparak koşmuştum. Annem, yol boyunca midem bulandığı için o hareketlerden sonra kustuğumu -ya da mühim bir şey olduğunu- sandığı için otobüsü hızlanmadan durdurup, inmişti. Özür dilemiştim. Fakat bu anıdan sonra o sıralar nerede ikamet ettiğimizden emin değilim çünkü neden otobüsten erken indiğime anlam veremiyorum.
-güneşli bir Hamitler yolculuğu ve mide bulantısı...
Rüya devam ediyor.
Eski Heykel zamanları, bir gazete büfesi ve şimdiki kemancı amcanın durduğu yerde -polislerin nöbet tuttuğu aralık açık- -Belli ki büyük Patila henüz açılmamış, yani bu eski mekanları baz alan bir rüya.
İçinde işleri berbat etmenin çekici hafifliği var. O aralıktan giriyorsun, yanında küçük bir çocukla akranın bir kadınla karşılaşıyorsun. Tuhafına gidiyor çünkü sen kısa boylu kadınlardan hoşlanmazsın ama kadının gülüşü hoşuna gidiyor. Zaten bu senin için bir kadının en güzel manzarasıdır, bunu hatırlıyorsun.
-rüyanda veya kesilen alarm sesindeki gerçeklikte.
Tam iki kez göz göz geliyorsunuz. Saniyenin bilmem kaçta kaçını kapsıyor, ne eksik ne fazla tam iki kez ve içindeki hafiflik ağzında vücut buluyor. Senin yerine dile geliyor. Tanışıyorsunuz, numaralar alınıyor.
-ne dediğimi hatırlayamıyorum, ancak gayet basit ve rahat bir diyalog girizgahı idi.
Buna kadının şaşırmasını beklerken kendini sorgularken bulunuyorsun. O an çocuk yok.
-nereye gittiğini bilmiyorum veya hatırlamıyorum.
Çok değil birkaç saat sonra buluşuluyor. Üzerinde desenli -yazılı-, gri bir tişört var. Basit bir kot pantolon ve belki beyaz spor ayakkabılar. Saçları sarı lekeli ve toplu.
-topuz bile sayılabilir esasında. emin değilim.
Eskiden polislerin durduğu yerden - rüyanda açık olan aralık - ilerliyorsunuz, o sıra elini tutuyor. İçinde boktan bir his, ucuz bir tutku beliriyor. Belli ki ciddi değilsiniz. Tanışmaktan ziyade tek seferlik -belki de yalnızca o seferlik- -çünkü halihazırda onu tanıyormuş gibi hissediyorsun. Seni taşlamak şimdilik adil değil çünkü rüyan yarım kalıyor.- bir eğlence düşünürken uyanıyorsun.
*02072015 - Hatırladığım kadarıyla bir Doğubayazıt rüyası.
*Bomba, suçluluk duygusu, dibin rahatlığı, annenle kavga, cesaret, yenilgi, güzel gülen kadın ve nihayetinde alarm.
-klavyen düzgün çalışmıyor.
-günaydın.
*
2 Temmuz 2015 Perşembe
3 Mayıs 2015 Pazar
Deli Sevilir Densiz Sevilmez
En deli zamanlarda en sarmaşık yaşları geride bırakıyorum. Artık insanları eskisinden daha çok "ulan ne filmdi be..." tadında seviyorum. Damağımda kuruyan çiğ taneleri gibi, içimi mahmuzlayan insanlar tanıdım. Her biri şakaklarımda birer fidana dönüştü ben istemesem bile.
Gözlerim artık kendi kendilerine aranıyor. Yolda istemsizce dik yürüyorum. Göremediğim bir uzun süredir görmediğim olursa diye korkuyorum. Tutulmayan sözler için "tutulamayanlar" adlı bir ağıt besteledim bu sabah. İçselleştirdiğimiz her şeye lanet olsun, çünkü içselleştirme diye bir kavram esasında yalanmış. Artık üzülmüyorum dediğim şeyler ne zaman karşıma çıksa daha çok üzülüyorum. Zaten ben kızgınlığı yavaşça yerinden kaldırıp üzüntüye pes etmeye başlamışım. Sırtım başkalaşmaya başlamış, farkında değilim. İstesem de istemesem de genellikle hiçbir boka arkamı dönemiyorum.
Böğrüm yaralı ilerlediğim patikalarda içimdeki atı bacağından vurdular. Askıdaki alçıda bir midilli kaldı şimdi. İyileşmediğini bilmedikleri şey abartıldığı gibi bir hudut ihlali değildi halbuki. Buna ek olarak verdiğiniz sözlere karşılık beni görmezden gelişinizin bir hudut olayı olduğunda hemfikiriz. İç dünyamın sınır harbinde variller dolusu bir kadın vardı. Kendi kendime salağa yatarken basmaz dedikleri katırım mayına bastı, kadınım bilinmeyen bir sebepten ötürü tutmadığı bir söze yakalandı. "Ben" yine içimde kendine karşı bir ihlal yaparken yakalandı.
İkramiyesi kadın başına bir dal sigara... Aferin!
*
Abicim beni öldür ya.
Bana sıkıldığım şeyleri yapma.
28 Ocak 2014 Salı
Kafamdan Kayan Yıldızların Fihrist Cetvelleri
"Kendimle uzun zamandır bir derdim yok."
Acaba yok muydu? Tam da o cümleyi söylediğim anda kendimle dertleşmeye başlamıştım. Kafamdaki o yoğun enerjiyi önümdeki kirli sehpaya dökerken, aslında tadını bilmediğim ama evrenimin dağılmaya başladığı andan beri arzuladığım bir şey için uğraşıyordum. Kelimelerim boğazıma takıldıkça, beynim ısınıyordu. Öyle ki dilim bile aklımı çeliyor gibi geldi bir an için. Afalladım. Boğazım tıkandı. Ağlamamak için direnmeye çabaladım. Sıkıntı anlattıklarımda değildi. O yaşıma kadar çok kez dillendirmiştim, üzerinden geçip, karalamıştım anlattığım şeyleri zaten. Beni üzen sözcüklerin altında düşündüklerimdi. Kekeleyerek sakladıklarımdı.
Yüzü bulutlandığında anladım, kafamdan bir yıldız kaymıştı. Hiç şaşırmadım. Halihazırda bilinçaltımın buz ve kozmik tozdan ibaret olduğu bir gerçekti. Gözlerim kapandı. Karanlığın içinde içimdeki nüve belirdi. Çekirdeğim. Bütün o nefret ettiğim belirsizlik, sonra korku ve acziyet... Aklıma bir dakika içinde kaç kez "ben iyi değilim" dediğim geldi. Dört. Kendi sesimden, kendi kulaklarıma... "Ben iyi değilim." Panikleyip, telaş yaptıkça yıldızım hızlandı, küçük küçük astreoitler düştü gözlerimden. Çevremdeki gamsız telaşı duymaya çabaladım. Bütün o hengameyi, gereksiz insan işçiliğini, bir yere yetişirmişçesine yapılan homurtuları dinledim. Güneşimin etrafında dönerken yavaşlamaya çabaladım. "Sen aslında rahatsın, senin hiçbir kaygın yok."
Kendimi düşünürken bile iyimserdim. Mağrur değil, mütevazı, hala hayalperest... O gün yola üzgün koyulmuştum. Üzülürken onu üzmemeyi ümit ederek gitmiştim oraya. Ve şimdi ben eğilip bükülürken, yaklaşık on santim yanımda, aramızdaki camın öbür tarafında tanımadığım bir kadın oturuyordu. Mekanlardaki şu iki masayı ayıran camlar, içerisi - dışarısı ve hepimizin vitrin samimiyetsizliği... Alışamadığım için umursamayı bıraktığım bir şey olmasına rağmen o an rahatsız olmuştum. Sanki doğal değildi. Ağlamak saklanacak bir şey midir? Herkesin içinde gülmeye çekinen bir insan var mıdır? Neden aynı şey olmasın? Bir insanın dertlerini göstermekten neden çekindiğini anlamıyorum, aynı şeyi yaşam tarzı haline getirmiş biri olduğum halde. Bunu neden yaptığımın farkında değilim, sanırım içime işlemiş. Sanki tam alnımın arkasında bir hidrojen bulutu sarılı ve kimseye arkasındakileri göstermeme izin vermiyor. Öyle bir şey...
"Sen aslında rahatsın, senin hiçbir kaygın yok."
Ben hiçbir risk almamıştım ona bağlanırken. O sebepten korkmama hiç gerek yoktu. Her şey zaman içinde yoğrulmuştu ve mutlaka tüm olan bitenin rayına gireceği bir yol vardı. Bir kuyruklu yıldızın bile güneşe kavuşabilmesi için etrafında yüzlerce kez dönmesi gerekiyordu. Ömrünü tamamlayan her kuyruklu yıldız ya güneşe kavuşur ya da güzel bir manzara sergilerdi nasılsa... Jüpiter'e çarpmayalım yeter.
"Belki Halley kadar olamayız. Ama düşünsene Hale-Bopp yıldızı bile yörüngesinden çıktığı zaman içerisinde on sekiz ay boyunca çıplak gözle gözlemlenebilmişti. Üstelik onun telaşlandığını hiç sanmıyorum!"
17 Aralık 2013 Salı
Serin
An, farkındalıkla başlar. Farkında olmadığınız ya da farkına varmadağınız hiçbir an, an değildir. Uzayda yer kaplamaz. Zihninizde iz bırakmadıkça yaşanmamış kabul edilebilir. Hayatınızdan geçen anlar arasında sizi oyalayan ibareleri kapsarlar o kadar.
Bir insanla aranızdaki görünmez mesafe ne kadar darsa, o kadar "an"a sahip olursunuz. Ve sahip olduklarınızı halef - selef ilişkisine dönüştürmedikçe o anlar zenginleşir. Tam olarak "an" değerine erişirler. Böylelikle zihninizi serin kılan bir servete sahip olursunuz.
Sahip olduğunuz rahatlama ve beyninizi yakmadan edinebildiğiniz sürdürülebilirlik size sahip olduğunuz şeylerin değerini anlama fırsatı da sunacaktır. Elbette ki bunu da size bağışladığı anlarla sağlar. Bir kişiyle, bir "an"a sahip olabilmek için önce içinde bulunduğunuz duruma dair ironilerin farkına varmalısınız. Tezatların içinden geçmelisiniz. Kalbiniz ayağınızın dibine yuvarlanmalı. Beyniniz şakaklarınızdan damlayacak hale gelmeli. Önünüzde duran acıyı sahiplenirken arkasında duran ferahlığı görebilmelisiniz.
*
O kadar güzel anlara sahibiz ki, sıkıntımın kalbimi ezdiği şu günlerde bile beynim rahat. Kulağımdan lavman yapılmış gibiyim. Bilinçaltımda isten, pastan eser kalmadı. Ne kabus var ne bir şey. Stres, hayatın doğal bir getirisi olarak var. Diyorum ya, kalbim eziliyor. Ama kafam o kadar net ki. Aynaya bakınca düşüncelerimi görebiliyorum. Ruhuma serin bir rüzgar esiyor sanki. Paylaşabileceğim koca bir huzura sahip olmak inanılmaz güzel bir şeymiş. Hem de hiç yorulmadan...
Bu kadar yalnızlığa ve iç sıkıntısına iyi gelen tek bir şey var ve onu da açık edecek değilim. Bir sır olarak kalmalı, yalnız iki kişi için. Ve özelliğini korumalı, iki kişi için sıradan ve basit olduğu için güzel olduğu gibi.
Bir insanla aranızdaki görünmez mesafe ne kadar darsa, o kadar "an"a sahip olursunuz. Ve sahip olduklarınızı halef - selef ilişkisine dönüştürmedikçe o anlar zenginleşir. Tam olarak "an" değerine erişirler. Böylelikle zihninizi serin kılan bir servete sahip olursunuz.
Sahip olduğunuz rahatlama ve beyninizi yakmadan edinebildiğiniz sürdürülebilirlik size sahip olduğunuz şeylerin değerini anlama fırsatı da sunacaktır. Elbette ki bunu da size bağışladığı anlarla sağlar. Bir kişiyle, bir "an"a sahip olabilmek için önce içinde bulunduğunuz duruma dair ironilerin farkına varmalısınız. Tezatların içinden geçmelisiniz. Kalbiniz ayağınızın dibine yuvarlanmalı. Beyniniz şakaklarınızdan damlayacak hale gelmeli. Önünüzde duran acıyı sahiplenirken arkasında duran ferahlığı görebilmelisiniz.
*
O kadar güzel anlara sahibiz ki, sıkıntımın kalbimi ezdiği şu günlerde bile beynim rahat. Kulağımdan lavman yapılmış gibiyim. Bilinçaltımda isten, pastan eser kalmadı. Ne kabus var ne bir şey. Stres, hayatın doğal bir getirisi olarak var. Diyorum ya, kalbim eziliyor. Ama kafam o kadar net ki. Aynaya bakınca düşüncelerimi görebiliyorum. Ruhuma serin bir rüzgar esiyor sanki. Paylaşabileceğim koca bir huzura sahip olmak inanılmaz güzel bir şeymiş. Hem de hiç yorulmadan...
Bu kadar yalnızlığa ve iç sıkıntısına iyi gelen tek bir şey var ve onu da açık edecek değilim. Bir sır olarak kalmalı, yalnız iki kişi için. Ve özelliğini korumalı, iki kişi için sıradan ve basit olduğu için güzel olduğu gibi.
12 Ekim 2013 Cumartesi
Sızıntı
Kalp krizine yakın yaşayan ama elinde olmadan en uç olaylara karşı bile soğukkanlı davranabilen bir insandım. Nedeni basit sayılabilirdi esasen. Teoride ölümü yaşama yeğlediğim anlar yaşamışken, pratikte hala nefes alıyor olmak kafamdaki dünyayı hafızamın alabildiğine değiştirmişti. Bir dönemin efsane ortaokullusu olarak iç cephelerimde yeterince etiket kompleksi tüketmiştim zaten. Öyle bir derdim yoktu haliyle. Ama kendime yaptığım çirkin makyajı ağladıkça ağzımdan içime akıyor, boğazımdaki sigaraya dokunmadan karaciğerimdeki katranın içine katılıyordu. Ne olduğumla ilgilenmiyordum; ama ne olmak istediğimi biliyordum. Oysa bu paragraf kadar bile yapmacık olamadığımın farkına varamıyordum.
Bu gecenin tatlı vakitlerinde söylediğim gibi gerizekalı değildim aslında. Sadece kontrolü kaybettiğim ve farkına varamadığım anlar yaşıyordum. Zekiydim, ara sıra zekasızdım; tabiri caizse. Hiçbir zaman gururunu çükü kadar seven ve hormonal usullerle kompleks vakitlerinde büyüten bir adam olmadım. Bunu söylerken gurur duymayışım da bu bokun doğru olduğuna en büyük kanıtımdır.
Kötü veya başka bir deyişle yanlış kararlar vermeye meyilli bir adamım. Ama hep kendi istediğimi seçtiğim için her tercihim aklı selim bir şekilde alınmıştır. Güvenle tüketebilirsiniz. Çünkü ben hep öyle yaptım.
O gün neydi, hangi gündü? Hangi hafta olduğunu hatırlıyorum, iki hafta geçmişti. Ama hangi gündü? Gerçekten aklımı o kadar mı aldı? Onu ilk görüşümü hatırlıyorum. Yanımdan sol bacağımı yalayarak geçen taksiyi, görüşümü gölgeleyen teyzeleri, onun yüzünü kapattığı için sinirlendiğim simitçiyi çok net hatırlıyorum. Onu fark ettikten sonra geçen on dokuz saniyeyi ve vücudunu bütünüyle seçebildiğim ilk andan itibaren bana gelirken attığı dokuz adımı ezbere biliyorum. Acaba nasıl görünüyordum? Günlük hayatta kaç kere nasıl göründüğümü merak ederdim ki ben? Normal bir vakitte mesela, gün içinde yürürken veya su içerken merak eder miydim nasıl göründüğümü? O an merak ederken sigaram elimi yakıyordu ve benim önceliğim nasıl göründüğümü kafamda canlandırmaktı. Tabii ki zaman yavaşladı ve görüş alanım tam olarak dörde bölündü. Bir köşede o yürüyordu, onun yanında sigaramın yaktığı elim vardı. Bir altta beni zehirleyen ilaçlar ve midemi yıkayan hemşire, en ötedeyse Blur çalıyordu ve ben bitemeyen bir çölde koşuyordum, belli ki bir kum tanesiydim. Arkamda mahallenin bakkalı, manavı, köşebaşı delikanlıları ve krem rengi Anadol'unda domates satan ayrık dişli, megafonlu dayı koşuyordu. Önümde o bana doğru yürüyordu. Bana doğru yürüdüğü halde, ona doğru koşuyordum; ama yakalayamıyordum. Bunu yaparken Blur dinliyordum, midem yıkanıyordu ve sigaram elimi yakıyordu. Her şey ölümcül seviyede saçmaydı. Terledim. Sırtımdan ince bir elektrik ve bir kedi kuyruğu geçti. Paçamdan yapraklar düşmeye başladı ve vakit geçtikçe her şey yavaşladı. Simitçiye sinirlendim çünkü görüş alanımda saçlarıyla aynı düzlemde yer alıyordu ve ben simitçinin kafasındaki A noktasından onun gözlerindeki B noktasına bir türlü ulaşamıyordum. Yüzündeki düzlemde dikkatim dağılıyordu ve gözlerimiz buluşamıyorlardı. Lanet andım içimden, ama ağzımın kenarı güldü. İstemsizce... Sol kulağımdan beynimin ortasına bir dik indim ve Blur'dan gelen kanun sesini oraya doğru sarkıttım. Bunu yaparken sigaram sendeledi ve kendine geldi. İyiden iyiye canımı sıkmaya başlayan izmariti içtim bir yudumda ve adımlarını saymaya başladım. Kirpiklerimde ince bir kaşıntı belirince panikledim. Gözlerimi kırpmayı hatırladığımda daha da panikledim. Yüzünü görüyordum, fakat algıdan eser yoktu. Ağzı... Kaşları... Saçları... Bir adımını kaçırmayı bile hayal edemezdim. Dayanmalıydım, ne olursa olsun zamanı olabildiğince yavaş tüketmeliydim.
İlk adımını attığında her yer şeftali koktu. Ayağının değdiği taşa sarılmak istedim ama kılımı kıpırdatamıyordum. Omuriliğimden Anıtkabir dolmuşları kalktı. Köşe başında bir kadın düşmeye başladı. O kadın orada geberse zerre umurumda olmazdı. Acaba rüzgara karışsam saçlarına daha çabuk gider miydim? Küçülüyordum, kalbim ufalıyordu. Beynim üç yaşındaydı, annem beynime kırmızı bir külotlu çorap giydirmişti. Beynimi ıslatınca baldırıma bir şamar indi.
Sağ ayağı ikinci adımına kavuşurken on iki yaşındaydım. Ağaçtan düşüp nefessiz kaldım. Arkadaşlarım etrafıma toplandığında tepemdeki yıldızların arasından geçiyordu. O gün anlam veremediğim gökyüzünün rengine saçlarında rastlayınca gözlerimin arkası yeşerdi. Bu kadın benim on iki yaşımı nereden bulmuş olabilirdi ki? Halbuki çocukluğumu iyi yerde saklardım ben. Etraf naftalin kokuyordu.
Üçüncü adımıyla birlikte sol kulağının üzerinden bana doğru geliyordu işte. Geçmesin dedim. Geçmesindi işte, çocukluğumla el ele durduğu yerde bana poz verecek olsaydı, koskoca Güvenpark'ı tuvalim yapardım. O saniye boyunca iki kadeh içmiş, dört gırnatacıdan fırça yemiş, Sakarya'nın altını üstüne katmıştım. Bütün bunları hiç hareket etmeden yapabildiğime inanamıyordum. Nabzımsa bu kadını alkışlıyordu adeta.
Ben ağzımın kenarıyla hem gülüp hem ağlarken dördüncü adım geldi. O adımla iki kişinin arasından sıyrılırken ben yükselmeye başladım. Bacaklarım iyiden iyiye sütun kesmiş, yerle bütünleşiyordu. Kök saldım ve yükselmeye devam ettim. Gözlerimin hiçbir yere gitmeye niyeti yoktu. Uzayda kapladıkları yere saplandılar. Dünyanın dönüşünü görebiliyordum. Tam olarak gördüğüm buydu, dünya dönüyordu, o bana doğru yürüyordu ve ben çarpılmıştım. Zamanın dışındaydım.
Beşinci adımını midemin tam ortasına attı. Kendimi pelüş bir oyuncak gibi hissediyordum. O adım attıkça ben yoruluyordum. Dudaklarında benzinim bitiyordu, çenesini tamamlayamıyordum. Saçının iki teli savrulduğunda burnum kırıldı, bisikletimi çaldılar, mahallenin çocukları üç tekerlekli bisikletimi ters çevirdiler, ilk süt dişimi çektim ve babam öldü. Korkmuştum.
Altıncı adımını kaldırabilecek miydim? Attı. Artık onu ilk gördüğüm anın tam tersine gözlerimi kırpmak ve eskisi kadar umursamaz uyanana kadar bir daha açmamak istememe rağmen tek bir hücrem bile bana cevap vermiyordu. O salise evde yoktum ben. En iyi arkadaşımla küsmüştüm. Blur bitmiyordu. Onu gördükçe gömlek değiştiriyordum. Kırıklarım kapandı. Sigaramın öldüğü yerden Zümrüdü Anka doğdu. Bana o kadar yakındı ki...
Yedinci adımını ne kadar kıskandığımı idrak edemiyordum bile. Her zaman günden güne olgunlaştığını düşünen ben kanun sesleri arasında sarhoş oluyor ve bir kadının yedinci adımını yalnızca onun olduğu için ve altıncının önüne geçtiği için kıskanıyordum. Kirpiklerim kaşıntıdan donmuş olmalıydı, ben istediğim halde birleşmiyorlardı. Onu gördüğümden beri ilk kez nefes aldım ve gözlerine havalandım.
Sekizinci adımıyla sesini duydum. Tüylerim diken diken oldu. Hareket edebilme yetimi tekrar kazandığım sırada alnımda bir şimşek çaktı, her şeyin kafama dank ettiği o an tokadı yedim.
Dokuzuncu adımıyla dirildim.
Bu; hayatın beni ölümü seçmek istediğim için pişman ediş şekliydi. Mutlusuzluğumda bile sallamadığım hayat benimle en büyük taşağını geçmişti. Pişman olmuştum ve onu tanımıştım. O kadar güzeldi ki...
Bu gecenin tatlı vakitlerinde söylediğim gibi gerizekalı değildim aslında. Sadece kontrolü kaybettiğim ve farkına varamadığım anlar yaşıyordum. Zekiydim, ara sıra zekasızdım; tabiri caizse. Hiçbir zaman gururunu çükü kadar seven ve hormonal usullerle kompleks vakitlerinde büyüten bir adam olmadım. Bunu söylerken gurur duymayışım da bu bokun doğru olduğuna en büyük kanıtımdır.
Kötü veya başka bir deyişle yanlış kararlar vermeye meyilli bir adamım. Ama hep kendi istediğimi seçtiğim için her tercihim aklı selim bir şekilde alınmıştır. Güvenle tüketebilirsiniz. Çünkü ben hep öyle yaptım.
O gün neydi, hangi gündü? Hangi hafta olduğunu hatırlıyorum, iki hafta geçmişti. Ama hangi gündü? Gerçekten aklımı o kadar mı aldı? Onu ilk görüşümü hatırlıyorum. Yanımdan sol bacağımı yalayarak geçen taksiyi, görüşümü gölgeleyen teyzeleri, onun yüzünü kapattığı için sinirlendiğim simitçiyi çok net hatırlıyorum. Onu fark ettikten sonra geçen on dokuz saniyeyi ve vücudunu bütünüyle seçebildiğim ilk andan itibaren bana gelirken attığı dokuz adımı ezbere biliyorum. Acaba nasıl görünüyordum? Günlük hayatta kaç kere nasıl göründüğümü merak ederdim ki ben? Normal bir vakitte mesela, gün içinde yürürken veya su içerken merak eder miydim nasıl göründüğümü? O an merak ederken sigaram elimi yakıyordu ve benim önceliğim nasıl göründüğümü kafamda canlandırmaktı. Tabii ki zaman yavaşladı ve görüş alanım tam olarak dörde bölündü. Bir köşede o yürüyordu, onun yanında sigaramın yaktığı elim vardı. Bir altta beni zehirleyen ilaçlar ve midemi yıkayan hemşire, en ötedeyse Blur çalıyordu ve ben bitemeyen bir çölde koşuyordum, belli ki bir kum tanesiydim. Arkamda mahallenin bakkalı, manavı, köşebaşı delikanlıları ve krem rengi Anadol'unda domates satan ayrık dişli, megafonlu dayı koşuyordu. Önümde o bana doğru yürüyordu. Bana doğru yürüdüğü halde, ona doğru koşuyordum; ama yakalayamıyordum. Bunu yaparken Blur dinliyordum, midem yıkanıyordu ve sigaram elimi yakıyordu. Her şey ölümcül seviyede saçmaydı. Terledim. Sırtımdan ince bir elektrik ve bir kedi kuyruğu geçti. Paçamdan yapraklar düşmeye başladı ve vakit geçtikçe her şey yavaşladı. Simitçiye sinirlendim çünkü görüş alanımda saçlarıyla aynı düzlemde yer alıyordu ve ben simitçinin kafasındaki A noktasından onun gözlerindeki B noktasına bir türlü ulaşamıyordum. Yüzündeki düzlemde dikkatim dağılıyordu ve gözlerimiz buluşamıyorlardı. Lanet andım içimden, ama ağzımın kenarı güldü. İstemsizce... Sol kulağımdan beynimin ortasına bir dik indim ve Blur'dan gelen kanun sesini oraya doğru sarkıttım. Bunu yaparken sigaram sendeledi ve kendine geldi. İyiden iyiye canımı sıkmaya başlayan izmariti içtim bir yudumda ve adımlarını saymaya başladım. Kirpiklerimde ince bir kaşıntı belirince panikledim. Gözlerimi kırpmayı hatırladığımda daha da panikledim. Yüzünü görüyordum, fakat algıdan eser yoktu. Ağzı... Kaşları... Saçları... Bir adımını kaçırmayı bile hayal edemezdim. Dayanmalıydım, ne olursa olsun zamanı olabildiğince yavaş tüketmeliydim.
İlk adımını attığında her yer şeftali koktu. Ayağının değdiği taşa sarılmak istedim ama kılımı kıpırdatamıyordum. Omuriliğimden Anıtkabir dolmuşları kalktı. Köşe başında bir kadın düşmeye başladı. O kadın orada geberse zerre umurumda olmazdı. Acaba rüzgara karışsam saçlarına daha çabuk gider miydim? Küçülüyordum, kalbim ufalıyordu. Beynim üç yaşındaydı, annem beynime kırmızı bir külotlu çorap giydirmişti. Beynimi ıslatınca baldırıma bir şamar indi.
Sağ ayağı ikinci adımına kavuşurken on iki yaşındaydım. Ağaçtan düşüp nefessiz kaldım. Arkadaşlarım etrafıma toplandığında tepemdeki yıldızların arasından geçiyordu. O gün anlam veremediğim gökyüzünün rengine saçlarında rastlayınca gözlerimin arkası yeşerdi. Bu kadın benim on iki yaşımı nereden bulmuş olabilirdi ki? Halbuki çocukluğumu iyi yerde saklardım ben. Etraf naftalin kokuyordu.
Üçüncü adımıyla birlikte sol kulağının üzerinden bana doğru geliyordu işte. Geçmesin dedim. Geçmesindi işte, çocukluğumla el ele durduğu yerde bana poz verecek olsaydı, koskoca Güvenpark'ı tuvalim yapardım. O saniye boyunca iki kadeh içmiş, dört gırnatacıdan fırça yemiş, Sakarya'nın altını üstüne katmıştım. Bütün bunları hiç hareket etmeden yapabildiğime inanamıyordum. Nabzımsa bu kadını alkışlıyordu adeta.
Ben ağzımın kenarıyla hem gülüp hem ağlarken dördüncü adım geldi. O adımla iki kişinin arasından sıyrılırken ben yükselmeye başladım. Bacaklarım iyiden iyiye sütun kesmiş, yerle bütünleşiyordu. Kök saldım ve yükselmeye devam ettim. Gözlerimin hiçbir yere gitmeye niyeti yoktu. Uzayda kapladıkları yere saplandılar. Dünyanın dönüşünü görebiliyordum. Tam olarak gördüğüm buydu, dünya dönüyordu, o bana doğru yürüyordu ve ben çarpılmıştım. Zamanın dışındaydım.
Beşinci adımını midemin tam ortasına attı. Kendimi pelüş bir oyuncak gibi hissediyordum. O adım attıkça ben yoruluyordum. Dudaklarında benzinim bitiyordu, çenesini tamamlayamıyordum. Saçının iki teli savrulduğunda burnum kırıldı, bisikletimi çaldılar, mahallenin çocukları üç tekerlekli bisikletimi ters çevirdiler, ilk süt dişimi çektim ve babam öldü. Korkmuştum.
Altıncı adımını kaldırabilecek miydim? Attı. Artık onu ilk gördüğüm anın tam tersine gözlerimi kırpmak ve eskisi kadar umursamaz uyanana kadar bir daha açmamak istememe rağmen tek bir hücrem bile bana cevap vermiyordu. O salise evde yoktum ben. En iyi arkadaşımla küsmüştüm. Blur bitmiyordu. Onu gördükçe gömlek değiştiriyordum. Kırıklarım kapandı. Sigaramın öldüğü yerden Zümrüdü Anka doğdu. Bana o kadar yakındı ki...
Yedinci adımını ne kadar kıskandığımı idrak edemiyordum bile. Her zaman günden güne olgunlaştığını düşünen ben kanun sesleri arasında sarhoş oluyor ve bir kadının yedinci adımını yalnızca onun olduğu için ve altıncının önüne geçtiği için kıskanıyordum. Kirpiklerim kaşıntıdan donmuş olmalıydı, ben istediğim halde birleşmiyorlardı. Onu gördüğümden beri ilk kez nefes aldım ve gözlerine havalandım.
Sekizinci adımıyla sesini duydum. Tüylerim diken diken oldu. Hareket edebilme yetimi tekrar kazandığım sırada alnımda bir şimşek çaktı, her şeyin kafama dank ettiği o an tokadı yedim.
Dokuzuncu adımıyla dirildim.
Bu; hayatın beni ölümü seçmek istediğim için pişman ediş şekliydi. Mutlusuzluğumda bile sallamadığım hayat benimle en büyük taşağını geçmişti. Pişman olmuştum ve onu tanımıştım. O kadar güzeldi ki...
Ve kafamda Blur çalmıştı...
7 Eylül 2013 Cumartesi
Gece Gelen Can Sıkıntısı
Gece gelen can sıkıntısına... diye başlamışım. Acaba ne için niyetlenmiştim yazmaya. Eskiden pek çok şey için yazardım. İnsanlar için yazardım. İnsanlara karşı hissettiklerim için yazardım. Onları mutlu etmek için yazardım. Yazmayı, tanıştığımız günün sabahı benim için bir şeyler yazan bir kadından adet edindim. Küçükken böyle değildi oysaki.
Her şey bir ajandayla başladı. Kendimi herkese altı buçuk yaşında tanıttığım bir dönemdi. Her pazar, eve giren gazetelerin sinema eklerinden kupürler toplardım; ajandama yapıştırırdım. Zaman zaman ısırmak istediğim, kola kokulu bir Prit'im vardı. Bu benim içimdekileri bir yere aktararak düşündüğüm, gözlerim açık hayal kurduğum ilk an olarak değerlendirilebilir. O yaşta Denzel Washington'la konuştuğum çok şey vardır mesela. Veya kendimi en ketum hissettiğim anlarda Juliette Binoche benim dert ortağım olmuştur.
Günlük yazmaya hep özenmişimdir. Ama defalarca günlük tutmaya girişmeme rağmen başaramadım. Günlük tutmayı başaran ve bunu bir alışkanlık haline getiren insanlara hayranım. Peki ben neden yapamıyorum? Çünkü ben tam olarak "bugün"de yaşamıyorum. Anlık algılarım tam bağımsız ve hür değil benim. Ben bugün aldığım bir tadı, hayatımla süregelen tatlarla bağdaştırıyorum, onları birbirlerine bağlıyorum. Bu bir tek hayatıma giren insanlar için geçerli değil. Keşke onlar için de böyle olsaydı. Bunu çok düşündüm. Özellikle kendimle uzunca baş başa kaldığım bugünlerde neredeyse başımı yastığa koyduğum her seferde gözümün önünde bu düşünce sahne alıyor. Keşke insanları da birbirlerine mühürleyebilseydim. Keşke her insan benim için özel olmasaydı.
Günlük hayatımda pek dikkatli değilim. Her şeye odaklanamıyorum. Bazen günlük aktivitelerimi farkında olmadan yaptığım veya ne yaptığımı unuttuğum oluyor. Ama beynime zincirleyip iç içe ördüğüm hiçbir anıyı unutmuyorum. Bu bazen bir lütuf, bazen bir lanet. Fakat durum şu ki; hangisi olduğunu belirleyen ben değilim, o an ilgi alanıma giren insanlar. Bir insanla genel hatları sıkıntısız bir ilişki kurduysak hatırladığım her şey ikimizi mutlu kılıyor ya da o an gözümün önünden geçen film şeritleri ikimize bir seyir keyfi yaratabiliyor. Ancak diyaloğumuz sıkıntıya düştüğünde benim hatırladığım her şey diş göstermeye başlıyor. Hatırladığım güzel şeyler yüzünden o kişiye sinirlenemiyorum, misal. Bu kadar saçma bir şey olabilir mi?
"Bir şeftali kokusu... Onun parfümü gibi... O gün de yağmur yağmıştı. Bana olan sinirini kırmaya çalışıyordum. Sabah migrenim tutmuştu. Ziraat Bankası'ndan sağa dönünce, önce Halkbank'tan para çekmeliyim. Sonra Dominos'un yanındaki ATM'den kirayı yatırırım. İçimdeki sıkıntı neden acaba? Şu an PTT'nin önü tam olarak Kızılay. İnşallah istediği albüm Dost'ta vardır. Belki arkasına da küçükken çektirdiğim vesikalık fotoğrafı yapıştırırım. Hani senelerdir sakladığım ve başka bir eşi olmayan, ilk gördüğünde çok güldüğü, bir başka zamanda kolumun üzerinde yatarken ve kulağıma "umarım çocuğumuz sana benzer" diye fısıldarken avucunda tuttuğu fotoğrafı. O zaman da yollar ıslaktı ve boğuktu hava. Etrafta her zamanki uğultu vardı. Belki biraz kirliydim. Çantamın ağrıyla tutunduğu sağ omzum ve sol iç cebimdeki kıçımın şeklini almış kıytırık cüzdanım... Saçlarım karışıktı, yüzüm yine çırılçıplaktı. Kafamda yüzünün halini canlandırmıştım. O an hayali yetmemişti. Çok para vermiştim albüme, kaç para vermiştim? O an verdiğim parayı saymayacak kadar gerizekalı değildim belki, ama o kadını hala hatırlayacak kadar gerizekalıyım."
Kafamda bir dizi oynuyor. Ne oto-sansürü var, ne denetleyeni var. Her fırsatta gösterdikleriyle, söyledikleriyle analı bacılı giydiriyor bana. Ben de oturup izliyorum, tek kanallı kuşaklar gibi. Çıkan giden de yok, kadro sürekli büyüdüğü halde. Bekliyorum; bütün bu olan biteni benim aklım ne zaman almayacak ve ben bir başıma tekrarlarla kalacağım?
Her şey bir ajandayla başladı. Kendimi herkese altı buçuk yaşında tanıttığım bir dönemdi. Her pazar, eve giren gazetelerin sinema eklerinden kupürler toplardım; ajandama yapıştırırdım. Zaman zaman ısırmak istediğim, kola kokulu bir Prit'im vardı. Bu benim içimdekileri bir yere aktararak düşündüğüm, gözlerim açık hayal kurduğum ilk an olarak değerlendirilebilir. O yaşta Denzel Washington'la konuştuğum çok şey vardır mesela. Veya kendimi en ketum hissettiğim anlarda Juliette Binoche benim dert ortağım olmuştur.
Günlük yazmaya hep özenmişimdir. Ama defalarca günlük tutmaya girişmeme rağmen başaramadım. Günlük tutmayı başaran ve bunu bir alışkanlık haline getiren insanlara hayranım. Peki ben neden yapamıyorum? Çünkü ben tam olarak "bugün"de yaşamıyorum. Anlık algılarım tam bağımsız ve hür değil benim. Ben bugün aldığım bir tadı, hayatımla süregelen tatlarla bağdaştırıyorum, onları birbirlerine bağlıyorum. Bu bir tek hayatıma giren insanlar için geçerli değil. Keşke onlar için de böyle olsaydı. Bunu çok düşündüm. Özellikle kendimle uzunca baş başa kaldığım bugünlerde neredeyse başımı yastığa koyduğum her seferde gözümün önünde bu düşünce sahne alıyor. Keşke insanları da birbirlerine mühürleyebilseydim. Keşke her insan benim için özel olmasaydı.
Günlük hayatımda pek dikkatli değilim. Her şeye odaklanamıyorum. Bazen günlük aktivitelerimi farkında olmadan yaptığım veya ne yaptığımı unuttuğum oluyor. Ama beynime zincirleyip iç içe ördüğüm hiçbir anıyı unutmuyorum. Bu bazen bir lütuf, bazen bir lanet. Fakat durum şu ki; hangisi olduğunu belirleyen ben değilim, o an ilgi alanıma giren insanlar. Bir insanla genel hatları sıkıntısız bir ilişki kurduysak hatırladığım her şey ikimizi mutlu kılıyor ya da o an gözümün önünden geçen film şeritleri ikimize bir seyir keyfi yaratabiliyor. Ancak diyaloğumuz sıkıntıya düştüğünde benim hatırladığım her şey diş göstermeye başlıyor. Hatırladığım güzel şeyler yüzünden o kişiye sinirlenemiyorum, misal. Bu kadar saçma bir şey olabilir mi?
"Bir şeftali kokusu... Onun parfümü gibi... O gün de yağmur yağmıştı. Bana olan sinirini kırmaya çalışıyordum. Sabah migrenim tutmuştu. Ziraat Bankası'ndan sağa dönünce, önce Halkbank'tan para çekmeliyim. Sonra Dominos'un yanındaki ATM'den kirayı yatırırım. İçimdeki sıkıntı neden acaba? Şu an PTT'nin önü tam olarak Kızılay. İnşallah istediği albüm Dost'ta vardır. Belki arkasına da küçükken çektirdiğim vesikalık fotoğrafı yapıştırırım. Hani senelerdir sakladığım ve başka bir eşi olmayan, ilk gördüğünde çok güldüğü, bir başka zamanda kolumun üzerinde yatarken ve kulağıma "umarım çocuğumuz sana benzer" diye fısıldarken avucunda tuttuğu fotoğrafı. O zaman da yollar ıslaktı ve boğuktu hava. Etrafta her zamanki uğultu vardı. Belki biraz kirliydim. Çantamın ağrıyla tutunduğu sağ omzum ve sol iç cebimdeki kıçımın şeklini almış kıytırık cüzdanım... Saçlarım karışıktı, yüzüm yine çırılçıplaktı. Kafamda yüzünün halini canlandırmıştım. O an hayali yetmemişti. Çok para vermiştim albüme, kaç para vermiştim? O an verdiğim parayı saymayacak kadar gerizekalı değildim belki, ama o kadını hala hatırlayacak kadar gerizekalıyım."
Kafamda bir dizi oynuyor. Ne oto-sansürü var, ne denetleyeni var. Her fırsatta gösterdikleriyle, söyledikleriyle analı bacılı giydiriyor bana. Ben de oturup izliyorum, tek kanallı kuşaklar gibi. Çıkan giden de yok, kadro sürekli büyüdüğü halde. Bekliyorum; bütün bu olan biteni benim aklım ne zaman almayacak ve ben bir başıma tekrarlarla kalacağım?
11 Şubat 2013 Pazartesi
Ben Kendim ve Herkes Hakkında
Geçen günlerde, lisedeyken hayat hakkında nasıl düşündüğüme dair bir şeyler hatırladım. Hani üniversite bitirdik, aradan onca zaman geçti falan filan... Hayır işte... Her şey yerli yerinde, aynı şekilde duruyor işte. Hayata dair edindiğim, türettiğim ne kadar fikir varsa aynı şekilde duruyor. "Peki bu nasıl oluyor"u açıklayayım. Liseden bu yana geçen seneler içinde, kafam ve içindekiler defalarca değişti. Kimi zaman büyüdü, gelişti; kimi zaman erozyona uğradı. Bazen de birileri birlik olup kafamın üzerine bir çığ gibi düştüler. Sonuç olarak da aynı kanıya vardım. Ben gitmek istiyorum.
Böyle direkt ve toptan emekli olacaksın. Emeklilikten kasıt paranın olmadığı bir hayal elbette. Ama ne zaman bu düşünceye düşsem, aynı yerde tökezliyorum. Yalnız gitmek istemiyorum. Yanımda götüreceğim birini de istemiyorum. Biri veya birileri, birkaçı değil benim istediğim. Benim istediğim, herkes. Herkes ya... İstisnasız, seçmeden, kırmadan herkesle kalkıp gitsek hep beraber, hep beraber olabileceğimiz bir yere. Öyle hümanist, melek bir adam da değilim. Kendime matah düşünce bulutları çizmekten hazzetmiyorum. O yüzden yanlış anlaşılmasın, bu tamamen bencilce, bencilce ve bencilce arzulanan bir hayal. Yalnız şunu da belirtmeden paragraf atlamayayım; hayatımdaki bütün insanlarla buralardan çekip gidip bir adaya yerleşsek, hepsinin geçimini sağlamak için çalışan tek adam olabilirim ve zerre gocunmam.
Herkes gelmek istemeyecektir tabii. Herkes, herkesi de görmek istemeyebilir. Bunu hayatıma giren herkesle sınamış bir adam olarak anlayabiliyorum. Ama bu bir bakıma haksızlık. Çünkü ben herkesle olmak istemediğim bir düzen içerisinde, sırf herkesle birlikte olabilmek için herkese katlanarak herkesle olan ilişkimi sürdürebiliyorum. Öyleyse benim de bunu istemeye bir yerlerde hakkım var öyle değil mi?
Öyle değil. Konuşmayı sürdürdüğünüz sürece, birazcık akıllıysanız her işin içerisinden çıkabiliyorsunuz. Hayatın bu yönü çok sevdiğim bir paradoks. Yalnızca kendi kendime konuşarak her şeyi çözebiliyorum ve bu bana bir damla bile katkı sağlamıyor. Mükemmel bir ironi. Her şeyi kafamda çözebiliyorum, her şeyi ortaya döküp, anlatabiliyorum ve hatta kendimi herkesin ortasında, bir diyalogta veya sonu görünmeyen bir monologta yerebiliyorum. Ama bu benim hiçbir şekilde vicdanen ve aklen rahatlamamı sağlamıyor. Çünkü insanlar yine aynı, ben onları nasıl algılarsam algılayayım.
Artık insanlar hakkında yorum yapmaktan kaçınıyorum. Kötü bir adama kötüsün demenin hiçbir manası yok, iyi olanı kucaklayıp yola devam etmekte fayda var. Hayatıma giren herkesten sonra hiç kimseyi aramayıp herkesle yola devam etmekte karar kıldım.
İşin aslı yalnızca yaşadığın için mutlu olan bir kadın varsa o annendir. Zaten bunu becerebilen ikinci bir kadın bulabilirsen yaşamaya dair öğrendiğin her şeyi unutup, yalnızca o kadın için yaşaman gerekir.
Böyle direkt ve toptan emekli olacaksın. Emeklilikten kasıt paranın olmadığı bir hayal elbette. Ama ne zaman bu düşünceye düşsem, aynı yerde tökezliyorum. Yalnız gitmek istemiyorum. Yanımda götüreceğim birini de istemiyorum. Biri veya birileri, birkaçı değil benim istediğim. Benim istediğim, herkes. Herkes ya... İstisnasız, seçmeden, kırmadan herkesle kalkıp gitsek hep beraber, hep beraber olabileceğimiz bir yere. Öyle hümanist, melek bir adam da değilim. Kendime matah düşünce bulutları çizmekten hazzetmiyorum. O yüzden yanlış anlaşılmasın, bu tamamen bencilce, bencilce ve bencilce arzulanan bir hayal. Yalnız şunu da belirtmeden paragraf atlamayayım; hayatımdaki bütün insanlarla buralardan çekip gidip bir adaya yerleşsek, hepsinin geçimini sağlamak için çalışan tek adam olabilirim ve zerre gocunmam.
Herkes gelmek istemeyecektir tabii. Herkes, herkesi de görmek istemeyebilir. Bunu hayatıma giren herkesle sınamış bir adam olarak anlayabiliyorum. Ama bu bir bakıma haksızlık. Çünkü ben herkesle olmak istemediğim bir düzen içerisinde, sırf herkesle birlikte olabilmek için herkese katlanarak herkesle olan ilişkimi sürdürebiliyorum. Öyleyse benim de bunu istemeye bir yerlerde hakkım var öyle değil mi?
Öyle değil. Konuşmayı sürdürdüğünüz sürece, birazcık akıllıysanız her işin içerisinden çıkabiliyorsunuz. Hayatın bu yönü çok sevdiğim bir paradoks. Yalnızca kendi kendime konuşarak her şeyi çözebiliyorum ve bu bana bir damla bile katkı sağlamıyor. Mükemmel bir ironi. Her şeyi kafamda çözebiliyorum, her şeyi ortaya döküp, anlatabiliyorum ve hatta kendimi herkesin ortasında, bir diyalogta veya sonu görünmeyen bir monologta yerebiliyorum. Ama bu benim hiçbir şekilde vicdanen ve aklen rahatlamamı sağlamıyor. Çünkü insanlar yine aynı, ben onları nasıl algılarsam algılayayım.
Artık insanlar hakkında yorum yapmaktan kaçınıyorum. Kötü bir adama kötüsün demenin hiçbir manası yok, iyi olanı kucaklayıp yola devam etmekte fayda var. Hayatıma giren herkesten sonra hiç kimseyi aramayıp herkesle yola devam etmekte karar kıldım.
İşin aslı yalnızca yaşadığın için mutlu olan bir kadın varsa o annendir. Zaten bunu becerebilen ikinci bir kadın bulabilirsen yaşamaya dair öğrendiğin her şeyi unutup, yalnızca o kadın için yaşaman gerekir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)